Blog Arşivleri

Kanserli hastalarda kablosuz internete dikkat!

Kanserli hücreler üzerinde yapılan çalışma, kablosuz internetkullanımının kanserli hücre sayısını belirgin şekilde artırdığını gösterdi..

Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Tıp Fakültesi Biyofizik Bölümü’nde kanserli hücreler üzerinde yapılan çalışmada kablosuz internetkullanımının kanserli hücre sayısını belirgin şekilde artırdığı tespit edildi.

SDÜ Tıp Fakültesi Biyofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Nazıroğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kablosuz internetkullanımının kanser hastaları üzerindeki etkisiyle ilgili bir araştırma yaptıklarını belirtti.

Yaklaşık bir yıl önce başladıkları araştırma kapsamında farelerden aldıkları kan kanserli hücreleri 1, 2, 12 ve 24 saat süreyle radyasyona maruz bıraktıklarını anlatan Nazıroğlu, daha sonra her kategoriden birer örnek alıp, inceleme yaptıklarını kaydetti.

İncelemeler sonunda, kablosuz internetin yaydığı ışınlara maruz kalan kanserli hücrelerin daha da çoğaldığını tespit ettiklerini vurgulayan Nazıroğlu, ”Kanser hastaların evlerinde kablosuz internet bulunuyorsa bundan bariz bir şekilde zarar göreceği hücreler üzerinde yaptığımız çalışmayla bilimsel olarak kanıtlandı. Radyasyona maruz kalan kanserli hücrelerin ne kadar maruz kaldılarsa o kadar çoğaldığını gördük” dedi.

Çalışma sonuçlarını Çin, Fas ve Edirne’de düzenlenen Biyofizik Kongresi’ndepaylaştıklarını kaydeden Nazıroğlu, çalışmanın uluslararası alanda büyük ilgi gördüğünü anlattı.

Kanserli hastaların kablosuz internet ortamından uzak durması gerektiğini bildiren Prof. Dr. Nazıroğlu, kanser hastalarının tedavilerinin de bu süreçten olumsuz etkileneceğine dikkati çekti.

AA

 

Reklamlar

Aspirin bağırsak kanserini önlüyor!

Bilimadamları, ileri derecede bağırsak kanseri riski altında olanların her gün aspirin almasını önerdi.
İskoçya’daki Newcastle Üniversitesi’nde, risk grubundaki 861 hastayla yapılan araştırmada, günde iki aspirinin iki yıl sonunda bağırsak kanseri vakalarını yüzde 63 oranında azalttığı görüldü. Araştırma 1000 kişide bir görülen Lynch sendromlu hastalar üzerinde yapıldı. Bu hastaların bünyesi DNA’larındaki bozuklukları belirleyip onarmada zorluk yaratıyor, kanser riskini yükseltiyor.

Kansere yatkınlıkLynch sendromlu hastalarda özellikle bağırsak, rahim ve mide kanseri daha yaygın olarak görülüyor.

Araştırmada her gün 600 miligram aspirin verilen birinci grup hastalar arasında 19 tümör vakası ortaya çıkarken, aspirin almayanlar diğer grupta 34 vaka tespit edildi. Bu vaka sayının yüzde 44 oranında daha az olması anlamına geliyor.

İki yıl süreyle aspirin alan hastalar içindeki değerlendirmede ise kanser vakalarının yüzde 63 azaldığı tespit edildi. Bu grupta Lynch sendromuyla bağlantılı kanser vakaları da yarı yarıya azaldı.

Araştırmaya öncülük eden Prof. John Burn, İngiltere’de 30 bin Lynch sendromlu yetişkin hasta olduğunu belirterek, “Bu kişilerin hepsine tedavi uygulanırsa 30 yıl içinde 10 bin kanser vakasını ve bu hastalıktan bin kişinin ölmesini engelleyebiliriz” dedi.

Burn, yan etkilere de dikkat çekti ve “10 bin kanser vakasını önleme karşılığında 1000 mide ülseri ve 100 felç vakası birçoklarına göre fena bir şey olmaz” diye konuştu.

Prof. Burn, ailesinde bağırsak kanseri geçmişi olanların düşük dozda aspirin almalarını tavsiye etti.


İran'dan kansere çare!

İranlı bilim adamları yılan ve akrep zehirlerinden yeni bir kanser ilacı geliştirdi. Fars Haber Ajansı’nın haberine göre, İran Razi Aşı ve Serum Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Abbas Zari, yılan ve akrep zehirlerinin karıştırılması suretiyle birkaç yıldır yapılan araştırmaların başarılı sonuç verdiğini ve kanserli hücrelerin yok edilmesinde etkili olan bir ilaç geliştirdiklerini açıkladı.

Zari, laboratuar testlerinden başarıyla geçen ilacın insanlarda denenmesi için sağlık bakanlığının onayını beklediklerini duyurdu.

İranlı bilim adamı, yeni ilacın yılan ve akrep zehirlerindeki “peptitö adı verilen yağların sentezlenerek ekstrelerinin alınması suretiyle elde edildiğini bildirdi.

Kansere yeni umut Anadolu'dan

Muğla Üniversitesi’nce yürütülen araştırmada, Anadolu’da doğal olarak yetişen ve zehirli olmayan bazı mantar türlerinin akciğer kanseri ve Alzheimer hastalıklarının tedavisinde etkili olduğu bildirildi.
Muğla Üniversitesi Araştırma Laboratuvarları Merkezi’nde yürütülen çalışmalar hakkında bilgi veren Fen Fakültesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Emin Duru, mantarların gıda olarak tüketilmesinin yanı sıra bazı hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği inancıyla başlatılan araştırmada elde edilen sonuçların, kendilerini heyecanlandırdığını söyledi.

Duru, yürütülen çalışmada Anadolu’da doğal olarak yetişen ve zehirli olmayan “chroogomphus”, “ganoderma”, “calvatia”, “tricholoma” ve “fomes” ailesinden çeşitli mantar türlerinin, bazı kanser türleri ve Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırdıklarını vurguladı.
Elde edilen sonuçların son derece önemli olduğunu kaydeden Doç. Dr. Duru şöyle konuştu:
“Antioksidan aktivitesi yüksek olan bazı yenilebilir mantarların biyoaktif bileşenlerini tespit etmek için bir seri izolasyon işlemi yaptık. Aktivite kontrollü olarak yaptığımız bu çalışmada, elde etiğimiz bazı fraksiyon ve saf maddelerin antikanser ve antikolinesteraz aktivitesinin de arttığını gördük. Antikanser aktivite için üzerine çalıştığımız beş mantardan ikisinin PC3, PC14 ve H1299 kanser hücrelerine karşı çok düşük konsantrasyonlarda bile sitotoksik (hücreye toksik şekilde etki edip hücreyi öldüren ya da fonksiyonunu durduran maddeler) olduğunu gördük. Laboratuvar ortamında hücre kültürleri üzerine yaptığımız bu araştırmalarda üzerine çalıştığımız bu maddelerin akciğer kanser hücrelerini tamamen yok ettiğini ve mevcut kanser ilaçlarına göre çok daha etkili olduğunu tespit ettik.”

Elde ettikleri sonuçları ekim ayında yapılacak olan Uluslararası Kanser Kongresi’nde yayımlayacaklarını bildiren Duru, yakın dönemlerde mantarların diğer kanser hücrelerine karşı da aktivitesini araştırmaya devam edeceklerini bildirdi.

“HER 4 YAŞLIDAN BİRİ ALZHEİMER HASTASI”
80 yaş üzerindeki her 4 kişiden birinin Alzheimer hastası olduğunu belirten Doç. Dr. Mehmet Emin Duru, bu hastalığı tedavi etmek için onaylanmış tek yöntemin “asetilkolinesteraz inhibitörler”in kullanılması olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

Asetilkolinesteraz enziminin asetil kolini parçalarken bir taraftan da beyin hücrelerinde amiloid beta-peptid oluşumunu hızlandırdığı gözlemlenmiştir. Bu oluşumu önlemek için enzimin çalışmasını yavaşlatmak gerekmektedir. Biz de burdan yola çıkarak mantarların bu enzimin çalışmasını yavaşlatıp yavaşlatmayacağını araştırdık. Üzerine çalıştığımız mantar türlerinden bir tanesinin piyasada kullanılan etken maddeye kıyasla daha fazla aktivite gösterdiğini tespit ettik. Bu durum, ülkemizde doğal olarak yetişen ve yenilebilir mantarların alzheimer hastalığına karşı doğal bir ilaç olarak değerlendirebileceğini göstermektedir.”

Yapılan araştırmaların hayvanlar üzerinde denendikten sonra ilaç olarak değerlendirebileceğini belirten Duru, “Ancak elde ettiğimiz bu sonuçlar bizi heyecanlandırmış ve umutlandırmıştır. İnşallah Anadolu’da doğal olarak yetişen bu mantarlar ilaç pazarında değerlendirilebilecek ve ülkemiz ekonomisine katma değer sağlayacaktır” diye konuştu.

Beyin kanserine neden olan 3 gen

En tehlikeli beyin kanseri türlerinden ‘glioblastoma’ya yol açan 3 gen tanımlandı. ABD’deki Ulusal Kanser Enstitüsü (NCI) ile Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin (NIH) finanse ettiği Kanser Genom Atlası (TCGA) Projesi Araştırma Ağı bünyesindeki bilim adamları, beyine hızla yayılan glioblastoma (GBM) tümörünün 3 genini tanımlamayı başardı.

NIH’ten yapılan açıklamaya göre, daha önce sinir tümörü neurofibromatosis’e yol açtığı bilinen NF1, göğüs kanseri ile bağlantılı olduğu sanılan ERBB2 ve pek çok kanseri tetiklediği düşünülen PIK3R1 genlerinin beyin kanserine neden oldukları belirlendi.

601 farklı genin incelendiği araştırma, 206 kanser hastasının TCGA’ya bağışladıkları DNA’lar üzerinde yapıldı. Aynı sıralarda ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi’nde de yürütülen paralel bir araştırmada, 22 GBM tümöründe aynı sonuçlara ulaşıldı.

TCGA bilim adamları, araştırma sonuçlarının, kanser tedavilerinin geliştirilmesine ve her genin ayrı ayrı incelenmesine katkıda bulunacağını bildirdi. NCI direktörü John E. Niederhuber, analizleri sayesinde artık kanser hakkındaki daha karmaşık sorulara hayat kurtaran cevaplar verebileceklerini kaydetti.

Bu yıl sadece ABD’de 21 bin yeni beyin kanseri vakasına rastlanacağı, bu hastalardan 13 binden fazlasının yaşamını yitireceği tahmin ediliyor. Erişkinlerde en sık rastlanan kanser türlerinden GBM’ye yakalanan bir insan, eğer tedaviye başlamazsa en fazla 3 ay hayatta kalabiliyor.


En çok görülen kanser türü

Guatr ve Tiroid Kanseri Derneği Başkanı ve nükleer tıp uzmanı Prof. Dr. Cumali Aktolun, nükleer kazalardan sonra ortaya çıkan en yaygın, en sık kanser türünün tiroid kanseri olduğunu bildirdi. Prof. Dr. Aktolon, Japonya’da bugün itibariyle toplam 4 nükleer reaktördeki hasar nedeniyle radyasyon sızıntısı saptandığını ve bu radyasyon sızıntılarından birinin de Tokyo yakınında olduğunu söyledi. Dünyada bugüne kadar toplam 99 nükleer kazanın kayda geçtiğini ifade eden Aktolun, 99 kazanın 57’sinin 1986’daki Çernobil olayı sonrasında meydana geldiğini ve bunların çoğunun ABD’de olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Aktolun, nükleer kazaların çoğunluğunun insan hatası ile oluştuğunu dile getirerek, doğal felaket sonrasında reaktör hasarlarının pek yaygın görülmediğini, bu açıdan Japonya’da yaşanan reaktör patlamaları ve sızıntısının nadir olduğunu kaydetti. Nükleer kazalar sonucu etrafa saçılan radyoaktif elementlerin iki tür radyasyon yaydığını vurgulayan Aktolun, şöyle devam etti:

“Birincisi parçacık radyasyonudur. Cildimize bulaşırsa zarar verir. Nefesimizle, su ve gıda ile vücudumuza girer, kanser yapıcı etkisi yüksektir. Etkileri daha ziyade uzun süre sonra ortaya çıkar. Yarı ömrü onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca yıl olan radyoaktif elementler açığa çıkabilir. Patlamadan sonra uzakta bulunan insanlar bile bu radyasyondan etkilenir. İkincisi iyonizan yani delici radyasyondur. Vücuda girer, diğer taraftan çıkar, bu arada vücuda bir miktar radyasyon enerjisi bırakır. Kanser yapıcı etkisi vardır ama daha ziyade kısa vadeli akut etkilerden sorumludur.”

Japonya’nın tecrübeleri

Prof. Dr. Cumali Aktolun, radyasyon kazalarından sonra ortaya çıkan sağlık sorunlarını dünyada en iyi bilen, bu konuda en tecrübeli ülkenin Japonya olduğunu vurgulayarak, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının bugüne kadar yaklaşık 66 yıldır gün gün, ay ay ve yıl yıl bütün olumsuz etkilerinin Japonlar tarafından izlendiğini ve kayda geçirildiğini kaydetti. Aktolun, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Japonya’daki reaktör sızıntılarının sağlık açısından faturası henüz kestirilemez, bilinmiyor. Kısa zaman sonra belli olacaktır. Reaktörden sızıntı, yer altı sularına ve reaktör altındaki katmanlara doğru olduğunda hasar daha azdır ancak patlama olup da radyoaktif elementler havaya saçılırsa, hasar daha yaygın olur. Havaya çıkan radyoaktif elementler havada süzülüp aşağı iner veya havada asılı kalır. Uçucu özellikte elementler ise gökyüzünde hızla yer değiştirir. Bu esnada yağmur yağarsa toprağa, suya, evlere, taşıtlara bulaşır veya yere yakın bir noktada havaya ulaşır, besin zincirine girer, yediklerimizle, içtiklerimizle, cildimizle ve nefesimizle de vücuda girebilir. Vücuda girdikten sonra kalıcı hasarlar verir. Nükleer kazalardan sonra ortaya çıkan en yaygın, en sık kanser türü tiroid kanseridir. Bu nedenle koruma için iyot tabletleri kullanılır. Bu tabletler diğer kanserlerden korumaz. Nükleer kazalardan sonra artış gösteren diğer kanser türleri kan ve kemik kanserleridir. Bunun yanı sıra her tür kanserde artış görülür. Tiroid kanserinden ayrı olarak hipotiroidi denilen bir tiroid hastalığı da ortaya çıkar.”

Nükleer kazalardan en çok sırasıyla ana rahmindeki bebekler ile çocuk ve 40 yaş altındaki insanların etkilendiğine dikkati çeken Aktolun, parçacık radyasyonundan korunmanın yüzde 100 olmasa da maske, eldiven ve özel önlüklerle sağlanabileceğini söyledi.

Aktolun, kazalarda iyonize radyasyondan korunma imkanının ise sınırlı olduğunu, en etkili yöntemin kaynaktan uzaklaşmak olduğunu dile getirerek, kurtarma ekiplerinin özel giysilerle kısmen korunabildiğini, halkın bu radyasyondan pek korunamadığını kaydetti.

Radyasyondan korunma amaçlı insanların kendiliğinden iyot tableti almamaları gerektiğini, ancak belli bir seviyeye çıkınca bu tabletlerin resmi kurumlarca verildiğini veya alınmasının önerildiğini belirten Aktolun, iyot tabletlerinin ciddi yan tesirlere neden olduğunu, hatta öldürebileceğine işaret etti.

Meme kanserini önleyici 'aşı' umudu

Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Genel Cerrahi Klinik Şef Yardımcısı Doç. Dr. Ömer Bender, meme kanserine ”rahim kanserine neden olan HPV virüsünün yol açabileceği ve meme kanserinin de aşıyla önlenebileceği” varsayımına dayalı bir çalışma hazırladıklarını, bu çalışmayla Amerika’da ödül aldıklarını söyledi. Doç. Dr. Bender, Kalifornia Üniversitesine bağlı çalışan Dr. Susan Love Araştırma Vakfının meme kanseri ile ilgili projelere destek verdiğini, vakfın kadınların meme kanseri konusunda bilinçlenmesi için büyük çapta çalışmalar yaptığını belirtti.

Bender, vakfın düzenlediği bir yarışmaya meme kanserinin önlenebilmesi için hazırladıkları projeyi sunduklarını ve çalışmalarının 10 proje arasından birinci seçilerek en büyük para ödülü olan 20 bin doları almaya hak kazandığını kaydetti.

Vakfın, projenin ilk sonuçlarını sabırsızlıkla beklediğini, umut verici sonuçlar alındıkça desteğinin artacağını vurgulayan Bender ”300 bin dolarlık bir fonu da bize aktarabileceklerini taahhüt ettiler. Gerçekten kurduğumuz hipotezi doğrulayacak sonuçlar alırsak, daha detaylı araştırmalar için 300 bin dolarlık bir fonu da bize verecekler” dedi.

”AŞIYLA MEME KANSERİ ORANINI DÜŞÜREBİLİRİZ”

Çoğu kadının rahim ve meme kanseriyle hayatının bir döneminde karşılaşabildiğini kaydeden Bender, şunları söyledi:

”Rahim kanserine HPV virüsü sebep oluyor. Rahim kanserini aşıyla önlemek mümkün. Rahminde bu mikrop, bu virüs olan hanımlara aşı yapılarak, rahim kanserinin gelişmesini engellemek mümkün. Aynı olayın memede de olabileceği varsayımıyla bu projeyi hazırladık. Eğer meme dokusunda da aynı virüsü saptayabilirsek, aşıyla meme kanseri oranını düşürebiliriz. Meme kanserinde ameliyat dışında ilave yöntemler var ama esas yöntem ameliyat. Meme kanserinin gelişimine HPV virüsü neden olduğunu tespit ettiğimiz takdirde, meme kanserinin gelişmesini önleyeceğiz. Hazırladığımız proje, çok önemli bilim adamları tarafından beğenildi. Projenin sonuçları ilgiyle, merakla bekleniyor.”

HPV virüsünün bazı genlerde bozukluk yaparak tümör gelişimini kolaylaştırabildiğini vurgulayan Bender, ”Vücutta tümör gelişimini engelleyen bazı genler var. HPV virüsünün bozukluk yarattığı genler fonksiyonunun yerine getiremediği için kanser gelişimini engelleyemiyor. Bunu bilimsel olarak ispat etmeye çalışıyoruz. Dünyada, bu konuda çok detaylı çalışma yok. Bu virüs, insan vücudunun birçok yerinde olabilir. Meme kanserinin gelişmesinde de bunun etkisi olabilir. Bunlar bir hayalle başladı ama aşama aşama ispatla ilerliyor” diye konuştu.

”MİLYONLARCA KADIN BU HASTALIKLA KARŞI KARŞIYA”

Bender, 11 kişilik bir ekiple çalıştıklarını, bu düşüncelerinin dünyadaki çok önemli bilim adamlarının da aklına yattığını ve bu nedenle birinci seçildiklerini vurguladı.

Amerika’da 26 Şubat’ta düzenlenen törende ödül aldıklarını ifade eden Bender, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Umut ediyoruz ki çok iyi sonuçlar alacağız ya da kurgumuzu destekleyen sonuçlar alacağız. Onları aldığımızda çok farklı çalışmalar gündeme gelecek. Amerika’da 100 kadının 12’si hayatının belli döneminde meme kanseri oluyor. Bu çok yüksek bir oran. Türkiye’de de milyonlarca kadın bu hastalıkla karşı karşıya. Çok büyük bir kitleyi etkileyecek bir yöntem olacak inşallah. Ayakları yere basan bir proje. Çok önemli bilim adamlarının değerlendirmesi sonucu birinci olduk. Onun için, bizim ümidimiz daha da arttı. Bizim savımızı, bu konuda uzman olan kişilerin de desteklemesi, ödüllendirmesi bizi daha da cesaretlendirdi.”

Kanserli hücreler kendi kendini yok edecek!

Kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesi sağlandı. Kuzey İrlanda’nın Belfast Quenn’s Üniversitesi bilim insanları, göğüs kanseri hücrelerinin laboratuvar ortamında kendi kendilerini yok etmelerini sağlayan bir yöntem geliştirdi. Uzmanlar, geliştirdikleri küçük genleri insan saç telinden 400 kat daha küçük olan nanopartikülün içine yerleştirdi. Bu genler daha sonra göğüs kanserli hücrelere enjekte edildi.

Küçük genlerin (iNOS), sağlıklı göğüs hücrelerine zarar vermeden kanserli hücreleri de salgıladıkları zehirli nitrik oksit ile yok ettikleri saptandı.

Uzmanlar, “Yerleştirdiğimiz genlerle radyoterapi ve kemoterapi sürecinde ortaya çıkan yan etkilerin azalacağını düşünüyoruz” dedi.

Kanseri yayan enzim durduruldu!

Kanserin yayılmasında rol oynayan enzim durduruldu. İngiltere’deki Kanser Araştırmaları Enstitüsünden bilimadamları, fareler üzerindeki deneylerde kanserli hücrelerin yayılmasını bir enzimi bloke ederek durdurduklarını açıkladı. Yapılan deneylerde LOXL2 adlı enzimin bloke edilmesi, kanserin vücutta metastazını engelledi.Cancer Research dergisinde yayımlanan bulgular, bilim çevreleri ve araştırma vakıflarınca olumlu bir gelişme olarak yorumlandı. Bu yazının geri kalanını okuyun

Göğüs Kanserini tarihe gömecek gelişme

Bilimadamları, tedavisi en zor kanser türlerinden biri olarak bilinen göğüs kanserinde önemli bir başarıya imza attılar. Çalışma ile, göğüs kanserinin vücutta yayılmasına neden olan genin şifresi çözüldü. İngiliz ve Kanadalı bilimadamlarının ortaklaşa yürüttükleri çalışma ile, göğüs kanserinin vücutta yayılmasına neden olan genin şifresi çözüldü. Bu yazının geri kalanını okuyun

%d blogcu bunu beğendi: