Aylık arşivler: Eylül 2009

'Dünyanın sonu 21 Aralık 2012'de geliyor'

Web-bot isimli projenin liderleri dünyayı değiştiren olayları internet taramaları sayesinde buldukları iddiasında. En büyük iddialarıysa kıyamete yönelik. Google ve benzeri arama motorları bütün web sitelerini sayfa sayfa gezerek tarar ve içindeki anahtar kelimelerden öbekler oluşturarak bizim yaptığımız aramalarda tutarlı sonuçlar getirmeye çalışır. Doksanlı yıllarda benzer bir çalışma özel bir girişimci tarafından borsa hareketlerini tahmin için geliştirilir. Bu yazının geri kalanını okuyun

Reklamlar

İlk Türk taarruz helikopteri deneme uçuşunu gerçekleştirdi.

Küpeşte Merdivenler Yapılır irtibat ali rıza ocakçı

küpeşte merdiven helikopter atak tük mobilya rize ardeşen resim

Türk taarruz helikopteri T129 ilk uçuşunu yaptı. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Türk taarruz helikopteri T129’un, dünyadaki benzerlerinden çok daha üstün bir taarruz helikopteri olacağını söyledi.  
 
Milli Savunma Bakanı Gönül, Türk taarruz helikopteri T129’un ilk uçuşunu gerçekleştirdiği, AgustaWestland firmasının Milano yakınlarındaki tesislerinde düzenlenen törende yaptığı konuşmada, T129’un en son nesil helikopter motoruna sahip olacağını belirterek, bu son nesil motor sayesinde helikopterin yüksek ısı ve yüksek irtifada uçabileceğini söyledi.

Helikopterin motorunun TUSAŞ Motor Sanayii’nde monte edileceğini, ASELSAN ile diğer Türk yüklenicilerin de projede yer alacağını kaydeden Gönül, ATAK projesiyle iki ülke arasındaki ilişkilerin ve savunma sanayi işbirliğinin daha da güçleneceğini ifade etti.

Milli Savunma Bakanı Gönül, T129 helikopterlerinin bugünkü ilk uçuşunda gösterilen başarının uluslararası pazardaki konumunu güçlendireceğini, bugünkü başarılı uçuşla bu taarruz helikopterine diğer ülkeler tarafından da önemli bir ilgi gösterileceğini ifade etti.

AgustaWestland tesislerinde ilk uçuşunu gerçekleştiren T129’u bir İtalyan bir de Türk pilot kullandı. Yaklaşık yarım saat süren gösteri uçuşu başarıyla gerçekleştirilirken, Milli Savunma Bakanı Gönül, pilotları kutladı.

Bakan Gönül, helikopterin başında yaptığı açıklamada, T129’un ilk deneme uçuşunu gerçekleştirmesine rağmen, bütün manevraları başarıyla yaptığını, bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetlerinin göz bebeği olacağına inandığını söyledi.

Gönül, helikopterdeki en gurur verici noktalardan birinin de Milli Görev Bilgisayarı olduğuna dikkati çekti.

-İTALYA MİLLİ SAVUNMA BAKAN YARDIMCISI-

İtalya Milli Savunma Bakan Yardımcısı Guido Crosetto da törende yaptığı konuşmada, bugünün, Türkiye ile İtalya arasındaki savunma sanayi işbirliği açısından önemli bir gün olduğunu, Türkiye’nin İtalya’nın savunma sanayinde önemli bir ortak olduğunu söyledi.

Crosetto, Türkiye ile ilişkilerin savunma sanayi ve diğer alanlarda çok iyi düzeyde bulunduğunu belirterek, ”İtalya, Türkiye’yi her zaman kendisine çok yakın hissetmektedir” diye konuştu.

Guido Crosetto, Türk savunma sanayinin de dünya da önemli bir yeri olduğunu vurguladı.

-AGUSTAWESTLAND ÜST YÖNETİCİSİ ORSİ-

AgustaWestland firmasının Üst Yöneticisi (CEO) Giuseppe Orsi ise yaptığı konuşmada, T129 projesinin takvimine göre hızlı bir şekilde ilerlediğini söyledi.

TUSAŞ’ın çok yüksek bir teknolojik potansiyele sahip olduğunu belirten Orsi, bu projenin de TUSAŞ ile Türk havacılık sanayi sektörüne önemli katkı sağlayacağını kaydetti.

Orsi, bugün gerçekleştirilen ilk uçuşun, Türk savunma sanayinde uzun bir geçmişe dayanan ortaklığın vardığı dönem noktasının yanı sıra müşteri odaklı ve verimli işbirliğinin de örneği olduğunu belirtti. Giuseppe Orsi, bugün itibariyle Türk havacılık sanayinin önemli bir aşamaya geldiğini de vurguladı.

Dünyanın en gelişmiş taarruz helikopterinin ilk uçuşunu kutlamaktan büyük mutluluk duyduğunu belirten Orsi, şöyle konuştu:

”Bugün gerçekleştirdiğimiz bu ilk uçuş, hem Türk sanayisiyle uzun bir geçmişe dayanan ortaklığımızda önemli bir dönüm noktası hem de bu işbirliğinin en modern, en müşteri odaklı çözümleri vaad edilen zaman planı çerçevesinde üretmede ne kadar üretken, ne kadar verimli olduğunun da en güzel göstergesi. Bugün Türk havacılık sanayisi, helikopter pervanesi teknolojisinde yepyeni bir döneme giriyor. Bu başarılı işbirliğini aynı verimlilikle geleceğe taşımaya kararlıyız.”

-TUSAŞ GENEL MÜDÜRÜ DÖRTKAŞLI-

Törende bir konuşma yapan TUSAŞ Genel Müdürü Muharrem Dörtkaşlı da T129’un kategorisinde en gelişmiş helikopter olduğunu belirterek, 2008 yılında başlayan sürecin bugün en ileri aşamasına ulaştığını söyledi.

Bütün aşamaların planlanandan daha hızlı gerçekleştiğini, 2013 yılı Temmuz ayında ilk milli taarrruz helikopteri olan T129’un Kara Kuvvetleri Komutanlığına teslim edileceğini bildirdi.

Projedeki nihai amaçlardan birinin de bu helikopterin uluslararası pazara sunulması olduğunu kaydeden Dörtkaşlı, şunları söyledi:

”T129’un ilk uçuşunu izlemek üzere burada bulunmak büyük bir onur. Kategorisindeki en gelişmiş helikopter olacak T129, böylece hem kara kuvvetlerimizin ihtiyaçlarına cevap verebilecek, hem de dış pazarlar için çok çekici bir ürün olacak. Uluslararası helikopter pazarında Türkiye öncü bir rol üstlenecek. Bu noktaya uzun bir yolculuğun ardından geldik. ATAK Takımı’nın gösterdiği bu başarıdan gururluyuz. Bu başarının ardından başka başarıların da geleceğine olan güvenimiz tam.”

TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi AŞ (TAI) havacılık ve uzay sistemlerinin hem tasarım, geliştirme, üretim ve entegrasyonda, hem de modernizasyon ve satış sonrası destek süreçlerinde faaliyet gösteren bir teknoloji merkezi. TAI’nin Ankara’daki tesislerindeki dünya standartlarında en gelişmiş teknoloji ürünü üretim ekipmanları, havacılık ve uzay sanayinin pek çok değişik alanında üretim imkanı veriyor. Şirketin 3 bin çalışanının 1200’ünü mühendisler oluşturuyor.

Küresel ticari ve askeri helikopter pazarının en önde gelen oyuncularından biri olan Finmeccanica şirketi AgustaWestland, rakipsiz helikopter ürün gamını müşterilerinin misyon gereksinimleri için özel tasarlanmış eğitim ve teknik destek paketleriyle birlikte sunuyor. AgustaWestland’ın İtalya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde üretim tesisleri bulunuyor.

Türk şirketleri Türk Havacılık ve Uzay Sanayi (TUSAŞ) ve Aselsan ile İtalyan Finmeccanica Grubu şirketi AgustaWestland’ın oluşturduğu Türk Taarruz Helikopteri (ATAK) T129’un ilk prototipinin uçuşunu başarıyla gerçekleştirdi.

AgustaWestland’ın İtalya’nın Milano’ya bağlı Vergiate kentindeki tesislerinde düzenlenen törende, T129’un ilk prototipi olan P1’in ilk uçuşunu AgustaWestland ve TAI pilotları planlanan zaman ve performans hedefleri dahilinde gerçekleştirdiler.

ATAK Programı, Türk Kara Kuvvetlerinin ihtiyacı olan 50 kesin ve 41 opsiyonel taarruz ve taktik keşif helikopterinin, küresel standartlardaki yüksek teknoloji ürünü aviyonik ekipmanlar ile tamamen Türkiye’de geliştirilecek donanım ve yazılım ürünlerinin bir araya getirilmesiyle Türkiye’de üretilerek teminini hedefliyor. Türk havacılık sanayinin tasarım, geliştirme ve üretim fazlarının hepsinde de yabancı ortaklarıyla eşit şartlarda yer aldığı program, planlanan zaman ve bütçe şartlarında ilerliyor.

Bugünkü ilk uçuş törenini Milli SAvunma Bakanı Vecdi Gönül’ün yanı sıra Savunma Sanayi Müsteşarı Murat Bayar, ASELSAN ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri de katıldı.

-TUSAS-AGUSTA WESTLAND İŞBİRLİĞİ-

AgustaWestland Türkiye’de 1960’ların başından bu yana, hem değişik modellerde ticari ve askeri helikopter ve hava araçlarının satışlarıyla, hem de endüstriyel işbirlikleri ve ortaklıklar üzerinden yürüttüğü uzun vadeli ve verimli bir geçmişe sahip.

AgustaWestland’ın Türk sanayisi ile olan ilişkisi, 2004 yılı Mart ayında ürün gamındaki en gelişmiş ürünlerden bir tanesi olan AW139 Medium Twin modeli için TAI ile başlattığı işbirliği ile yeni bir döneme girdi. TAI, kısa süre içinde kendi sınıfında global pazarın gözdesi olan bu yeni nesil orta sınıf çift motorlu helikopterin gövdesinin üretimini üstlenmişti. AgustaWestland’ın en gelişmiş ürünlerinden birisi olan bu helikopterin üretimi için başlatılan bu işbirliği, şirketin Türk havacılık ve uzay sanayi ile çok daha uzun ömürlü yeni bir ilişki dönemini başlattı.

T129 anlaşması, TAI’yi ana yüklenici, AgustaWestland ve Aselsan’ı ise ana alt yükleniciler olarak belirliyor.

Agusta Westland firmasi, Türk Genel Maksat Helikopter Programıyla da ilgileniyor. Programın gereksinimlerini karşılayabilmek için AgustaWestland modern askeri gereksinimlerin tamamını karşılayabilecek çok rollü, 8,1 tonluk bir orta sınıf yeni nesil helikopter olan TUHP 149’u aday olarak Türkiye’ye sunuyor. TUHP 149, orta sınıf çift motorlu kategorisindeki yeni nesil maliyet etkin helikopter ihtiyacını karşılamada önemli bir rol üstlenmesi için tasarlandı.

AgustaWestland TUHP 149,9 AgustaWestland’ın Türk Genel Maksat Helikopter Programı (Turkish Utility Helicopter Programme – TUHP) için geliştirdiği aday helikopteri. Modern askeri gereksinimlerin tamamını karşılayabilecek çok rollü bir orta sınıf yeni nesil helikopter olan TUHP 149, 8,1 ton ağırlığa sahip.

Tasarım Unsurları

TUHP 149, tasarım harikası, balistik korumalı, yüksek verimlilikli kompozit 5 kanatlı ana pervane ve 4 kanatlı kuyruk pervanesi ile yüksek hızlı, düşük sarsıntılı, sessiz ve pürüzsüz bir seyir sunuyor. 18 adete kadar asker/yolcu taşıyabilme kapasitesine sahip geniş kabin, raylı geniş kapıları ile hem askerlerin hızlı inmelerini – binmelerini sağlıyor, hem de büyük hacimli yüklerin yüklenmesini olağanüstü kolaylaştırıyor. Modern savaş konseptleri için özel olarak tasarlanmış olan TUHP149, tam entegre misyon ekipmanlarına ve gerekenin çok üzerinde kritik sistemlere sahip bir açık sistem mimarisi ile donatılmış, tam dijital bir helikopter.

Türk Genel Maksak Helikopter Programı, pilotların iş yükünü azaltarak misyona yoğunlaşabilmelerini sağlayacak 4 eksenli bir otomatik pilot sistemine ve modern cam kokpite sahip. Helikopter, çarpmaya dayanıklı unsurları, zırhlı pilot koltukları, çarpmaya dayanıklı asker koltukları ve kendiliğinden kapanan yakıt tankları ile sağlam bir yapıya ve dolayısıyla yüksek beka kabiliyetine sahip. Yüksek ağırlık taşımaya müsait, yüksek enerji emici, yarı yarıya içeri çekilebilir yüksek hız iniş takımları sayesinde hem rahat iniş – kalkış ve taksi yapabiliyor, hem de doğal yüzeylere inip kalkabiliyor.

TUHP 149, olabilecek en minimum destek ile uçabilecek, helikopter verimliliğini optimum düzeyde tutarken tüm operasyonel ömrü boyunca tamir masraflarını minimumda tutacak ve böylelikle kamuya maliyeti mümkün olan en aşağı seviyeye çekecek şekilde tasarlandı. Helikopterin eğitiminde kullanılacak tam teçhizatlı bir ‘D Seviye’ simülatör de AgustaWestland tarafından planlanmakta.

Toplam Ziyaretçi SayasıKimler ÇevrimiçiBlog counter 

http://s6.directupload.net/images/090822/xag4zdfx.swf

Korsana CD kopyalamaya karşı Türk icadı!

Küpeşte Merdivenler Yapılır irtibat ali rıza ocakçı

rize küpeşte ahşap ardeşen merdiven resimler mobilya trabzan ali rıza ocakçı

DVD ve CD’ler artık kopyalanamayacak.
Bilkent Yerleşkesi’ndeki Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi (UNAM) Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsü araştırmacıları, CD ve DVD’lerin kopyalanmasının önüne geçecek bir şifre sistemi geliştirdi.  
 
Çalışmada geliştirilen nanoteknoloji tabanlı parmak izine dayalı kripto sistemi ile korunan DVD ve CD’ler hiç bir koşulda kopyalanamayacak.

Çalışmanın yapıldığı UNAM araştırmacılarından Yrd. Doç. Dr. Aykutlu Dana, AA muhabirine yaptığı açıklamada, korsanla mücadele için pek çok araştırma kuruluşunun DVD ve CD’lerin kopyalanmasının önüne geçecek yöntemler üzerinde çalıştığını anlattı.

Dr. Dana, UNAM asosiye üyesi olan ve Worcester Polytechnic Universitesinde (WPI) veri güvenliği laboratuvarının yöneticisi Doç. Dr. Berk Sunar’ın ekibi ile birlikte gerçekleştirdikleri çalışmanın sonunda DVD ve CD’lerin nano boyutlu yapılarında var olan ve parmak izine çok benzeyen bir şifreleme sistemini ortaya çıkardıklarını bildirdi. Bu şifreleme sisteminin normal bir CD ya da DVD okuyucusu ile okunabildiğini ortaya koyduklarını anlatan Aykutlu Dana sözlerini şöyle sürdürdü:

”DVD ve CD’lerde kayıtlı veri sinyalleri, okuyucu tarafından alındığında her bir DVD ya da CD’nin parmak izi ortaya çıkıyor. Bu bilgi, kopyalamanın engellenmesinde büyük yarar sağlıyor. Çalışmamız tamamlandığında DVD ve CD’lerin yapılarındaki parmak izi, algoritmalar yoluyla okunabilir duruma gelecek. Ayrı ayrı her bir DVD ve CD’nin parmak izi lazer tarafından okunabilecek. Yani DVD ya da CD her açıldığında bir şifreleme sistemi devreye girecek ve böylece fiziksel bir durum nedeniyle bunların kopyalanması neredeyse imkansızlaşacak.”

Dr. Aykutlu Dana, bu tekniğin, CD sürücülerinin üretiminde aygıta eklenecek küçük bir entegre devre ile uygulamaya geçebileceğini bildirerek, kopyalamayı fiziksel olarak engelleyecek bu çalışmada korsanla mücadelede de önemli adımlar atılabileceğine işaret etti.

Çalışma ile ilgili ABD’de Berk Sunar’ın bulunduğu WorcesterPolytechnic Üniversitesi üzerinden patent başvurusu yapıldığını bildiren Dana, çalışmanın da ”CD’s have fingerprints too” adıyla SpringerLecture Notes in Computer Science’da yayımlandığını belirtti.

 

 

Toplam Ziyaretçi SayasıKimler ÇevrimiçiBlog counter 

http://s6.directupload.net/images/090822/xag4zdfx.swf

Bildiğiniz klavyeleri artık unutun!

Microsoft’tan çoklu dokunmatik sanal klavye. Dokunmatik klavyelerin en büyük sorunu. Hem sanal, hem dokunmatik: Microsoft klavyelerin ergonomisi meşhurdur ama bu klavyeye çok farklı.

Microsoft’un donanım departmanı, yazılım departmanından daha çok övgü alıyor. Microsoft’un bugüne kadar tasarladığı klavye, fare, joystick gibi donanımlar hep büyük takdir topladı. Çünkü bu çevre birimler bilgisayar kullanımının en önemli parçası olan insan- bilgisayar etkileşimini sağlıyor. Bu etkileşimin rahat ve kolay olması çok önemli.

Sıradan klavyelerde parmakların altındaki tuş dizilimine alıştıktan sonra, tuşların basınca verdiği tepki sayesinde gözler ekranda yazı yazmak oldukça kolay. Ancak dokunmatik klavyelerde iş biraz zorlaşıyor. Düz bir masa üzerine yansıtılan klavyede kazayla boş bir alana basmak oldukça kolay, çünkü fiziksel tuşlar ellerimize rehber olurken bunun eksikliğini hissediyoruz. Bu da ekrana değil, klavyeye bakarak yazma alışkanlığına dönüşüyor ve yazım hızını ve kontrolünü oldukça yavaşlatıyor. Dokunmatik ekranlarda sanal klavyede yazı yazarken de kullanıcının parmağını nereye bastığına bakması gerekiyor.

Microsoft’tan parlak bir fikir, yaratıcı bir çözüm. Şekil değiştiren klavye!

Microsoft’un çözümü olan yeni teknoloji

Microsoft’un patentini aldığı yeni teknoloji, bütün bilgisayar kullanıcılarının en çok kullandığı cihazı, yani klavyeyi ilgilendiriyor. Dokunmatik klavyelerin en büyük kullanım sorunlarından biri bu sayede çözülüyor.

Microsoft’un patenti, sanal çoklu dokunmatik bir klavyede ellerin pozisyonunu algılıyor. Avucun ve parmakların değdiği noktaya göre ele uygun boyutlarda ve elin duruş açısına uygun bir şekilde klavyeyi oluşturuyor. İki el farklı açılarda ve yerlerde durduğunda ortaya iki parçalı bir klavye çıkmış oluyor. Patente göre bu sanal klavye ekranın herhangi bir yerinde belirebiliyor.

Bu klavyenin gerçekten kullanışlı olup olmayacağı henüz kullanımda bir örneği olmadığı için tartışmalı olsa da, insan eline göre pozisyon değiştiren ve şekil alan bir klavye tasarımı gerçekten ilginç bir fikir.

 

Cep'te Holografik Görüntü Devrimi (Video)

Cep Telefonunda Holografik Görüntü Devrimi. 2009 Tayvan Uluslararası Buluş ve Teknoloji Fuarı’nın en dikkat çeken ürünü cep telefonlarında üç boyutlu holografik görüntülemeyi sağlayan “HoloAD” oldu.

Tak çalıştır mantığıyla kullanılabilen HoloAD için ne ekstra bir yazılıma ne de parçaya ya da arayüze ihtiyaç yok. Sadece flaş disk ya da SD hafıza kartınızı cep telefonunuza takıp HoloAD’i çalıştırmanız yeterli.

180 derece görüş açısı sağlayan HoloAd, cam kullanılarak yapıldı. Yeni bir video görüntüleme deneyimi sunan ilginç icatla elde edilen görüntüye sınırsız içerik eklenebiliyor. Üstelik bu işlem ücretsiz ve kolaylıkla yapılabiliyor.

Cep telefonlarına bir nevi 3 boyutlu projeksiyon özelliği kazandıran HoloAD’in 3G’yle görüntülü konuşmalarda telefona bakma zorunluluğunu olmadan konuşma imkanı sağlayıp sağlamayacağı şimdiden merak konusu oldu.

 

10 saniyede açılan Windows ! yakında gelecek.

Küpeşte Merdivenler Yapılır irtibat ali rıza ocakçı

maragoz mobilya merdiven ahşap basamak korkuluk küpeşte

Yeni BIOS ile 10 saniyede açılan Windows!
Yılların hayali gerçek oluyor; yeni BIOS teknolojisi ile ışık hızında açılan Windows geliyor.
Winfuture sitesinin bildirdiğine göre Phoenix Technologies IDF 2009 etkinliği çerçevesinde gelecekteki PC’lerin açılışını muazzam derecede hızlandıracak bir BIOS modeli tanıttı.

Phoenix çekirdek sistemlerinde çalışan baş bilim adamı Steve Jones, Windows ön yükleme sürecinin devreye girmesinden önce her PC’nin yaklaşık 20 milyar yönergeyle baş etmesi gerekiyor. SecureCore Tiano BIOS şeklinde adlandırılan yeni teknoloji sayesinde bu yönergeler minimum seviyeye indirilecek ve Windows başlama süreci çok daha erken devreye girebilecek.

Yapılan iyileştirmeler sadece bununlar sınırlı değil. Optimize edilmiş UEFI başlangıç rutinleri sayesinde bilgisayarlar bir saniye içerisinde Windows’u yüklemeye başlayabilecek. SSD disk kullanımıyla birlikte Windows masaüstüne 10 saniyede ulaşılması hedefleniyor.

Bahsedilen iyileştirmeleri sunan yeni firmware, Intel’in enerji tüketimi konusunda tasarruflu CULV işlemcilerini kullanan notebook’larda devreye girecek. Yani çok yakında kitlesel pazara hitap eden birçok dizüstü bilgisayarda kullanılacak. Phoenix bu gelişim süresince en kısa başlangıç sürelerine ulaşmak için Microsoft ile sıkı bir şekilde çalışıyor.

Toplam Ziyaretçi SayasıKimler ÇevrimiçiBlog counter

http://s6.directupload.net/images/090822/xag4zdfx.swf

Bilgisayar gözleri bozmuyor

Varolan hastalığı açığa çıkarıyor. Bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasıyla monitör karşısında fazla kalan insanların gözlerinin bozulacağı inancının yanlış olduğu belirtildi. Uzmanlar, bilgisayar monitörlerinin gözleri bozmazdığını, sadece var olan göz hastalıklarını açığa çıkardığını ifade ediyor.

Göz Hastalıkları Uzmanı Operatör Dr. Ali Karataş, bilgisayar kullanımı sırasında gözlerin; monitör özelliği, kullanıcının pozisyonu, odanın aydınlatması, ekrandaki ışık yansımaları gibi etkenlere bağlı olarak az ya da çok etkilendiğini söyledi.

Dr. Karataş, ev ve ofiste yaygın olarak kullanılan bilgisayar monitörlerinin pek çok kişide göz yorgunluğu, göz ve çevresinde yanma, ağrı, batma, kuruluk hissi, kaşıntı, kızarıklık, sulanma, bulanık görme, odaklanma zorluğu, kısık bakma, ışığa duyarlılık, göz kapaklarında iltihap, kepeklenme, baş ağrısı gibi rahatsızlıklara yol açtığını belirtti.

Bilgisayar monitörüne bakmanın gözü bozacağı inancının yanlış olduğunu vurgulayan Karataş, “Bilgisayar monitörleri gözleri bozmaz, sadece var olan göz hastalıklarını açığa çıkarır. Bu kusurlar, özellikle yakın mesafeden ve uzun saatler boyu çalışan kişilerde kendini daha çabuk gösterir.” dedi.

Karataş, bilgisayar kullanıcılarının göz rahatsızlıklarından korunmaları için birtakım önlemler alabileceğini belirtti. Yüksek çözünürlüklü ve yüksek tarama hızlı monitör kullanımının bu önlemlerden birisi olduğunu ifade eden Karataş, özellikle yazı yazarken iri puntolu ve gözü yormayan karakterler seçmenin gözü korumak açısından önemli olduğunu vurguladı. Karataş, çalışırken 45- 50 dk’da bir 5-10 dakika ara verip gözü dinlendirmek gerektiğini sözlerine ekledi.

Rize lazlar ve laz tarihi coğrafi durum yapısı

Laz Kimliği Araştırması GÜNEY KAFKAS HALKI LAZLARLA İLGİLİ GÜNDEMDEKİ TARİHİNE ARHAVİ ÖZELİNDE ELEŞTİREL   YAKLAŞIM: Öncelikle Arhavililer vakfı ile birlikte  “Kültür ve Sanat Komisyonu”nu ‘Lazca Dilbilgisi’ çalışmasından dolayı kutluyorum; özellikle lazca’yı anlaşılmaz kılan sözcüklerden arındırarak, Latin harflerine dayalı ilk lazca alfabeyi hazırlayan  Fahri kahraman’ın evrensel çalışmasını kamuoyuna sundukları için…

Güney Kafkas dillerine bağlı Gürcüce, Megrelce, Lazca ve Svanca  dil ailesi içinde yalnızca Ülkemizdeki Lazca,  Latin alfabesinden geliştirilen bir alfabeyle yazılır olması gurur verici olmanın yanında gerekli bir çalışmadır. Çünkü diğer tüm Güney Kafkas dilleri ‘Kart’ alfabesiyle yazılmaktadır. Gerçek şu ki; Latin alfabesiyle yazı dilini geliştirmiş olan Arhavili Fahri Kahraman’ın çalışması kadar, bunu gün ışığına çıkaranlar da beğeniyi hak etmişlerdir…

Eğer, Bizans tarihçisi Myrinali Agathon: “ Lazlar kalabalık ve savaşçı bir halk. Birçok  boy onların egemenliği altındadır. Lazlar eski isimleri olan, Kolhi ismi ile belki de haklı olarak aşırı gurur duyuyorlar. Ben bugüne kadar halklar arasında Lazlar kadar ünlü, zenginlikten bu kadar çok nasibini almış, bu kadar çok tebaası olan, rahat bir coğrafi konumu olan, yiyeceği bol ve refah içinde yaşayan, böyle sağlam karakterli bir halk daha görmedim.” diyorsa, böylesi varsıl kültürün tarihini araştırmak gerekir. Bunu dünya kültürlerinin yaşatılması bağlamında zorunluluk olarak görmeliyiz. Aslında tüm kültürlerin korunması konusunda duyarlı olmak evrensel bir gerekliliktir. Anımsayanlarınız vardır; Kuzeybatı Kafkasya da Abhaz-Adıge dillerinden biri olan Ubıhça veya Ubıh dilini (Adıgece: “Vıbıh dili”) konuşan son birey Terfik Esenç’in 8 ekim 1992’de Sapanca’da ölmesi; Vıbıh dilini ve kültürünü de öldürmüştü. Esenç’in ölümü bana; Konfüçyüs’ün şu sözünü anımsattı: “ Bir kültürü dağıtmak ve yok etmek istiyorsanız, öncelikle dilini bozmanız, yozlaştırmanız gerekmektedir.”

Türkiye’de Lazca,  Latin alfabesinden geliştirilen bir alfabeyle de yazıldığına göre gençler arasında yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü büyük kentlere göçen genç nüfusun hızlı asimilasyonu “Laz Dili”ni de ciddi bir yok olma sürecine sokmuştur. Korkum; duyarsızlık nedeniyle “Ubıhça Vıbıh” dilinin yazgısıyla karşı-karşıya kalmasıdır.

22 Aralık 1997 tarihli Radikalde ‘Laz tarihi ve dili’ konusunda şunları yazmışım: << Doğu Karadeniz’in Çayeli Kemer Köyüne dek olan batıdaki kıyı ve güney dağ bölgeleri ve vadilerdeki-ki M.Ö. 6. Yüzyıla ait Güney Kafkasya’nın politik durumunu anlatan Yunan tarihçisi Herodotos, Kolhların kurduğu Kolheti ülkesinin sınırlarını; Giresun’dan batum’a dek uzandığını yazar- isim ve sözcükler genelde M.Ö’ sinin antik ve M.S’ sinin geçmiş uygarlıklarına ait olmasına karşın özellikle isimlerin etimolojik(kökensel) açılımlarını zaman-zaman söylencelere dayandırmaktayız. Örneğin Arhavi adının tarihi akış içinde ‘Arkab-Arkabi-Arkava-Arhavi’ şeklinde seyrettiğini öğreniyoruz. Kökensel açılımı ise, Kapisre deresinden sahile inen devasa ağaç kökleri   söylencesine dayandırılmış. Bugünkü Arhavi’nin olduğu Tepelere yerleşmiş Lazlar her sel sonrası belli periyotlarda tek-tek sahile inen  devasa ağaç köklerini görünce; “ Hol(yine)  AR(tek)KAP(ağaç kökü)  kogehtü(indi)” haykırılışlarıyla sahile koşarlarmış. Ağaç köklerinin durduğu dere ağzı yerleşim alanı seçilmesinden sonra,  yöre ARKAP olarak anılır olmuş. Zamanla da sözcük ARHAVİ’ye dönüşmüş(Radikaldeki yazımda olmayan bir bilgiye yer vermek istiyorum. Bülent Nuri Kurdoğlu’nun verdiği bilgiye göre ise:  İstanbul ‘Beylerbeyi’nin  Bizans hanedanlar dönemindeki adı Arhavi. Adını oraya egemen Hanedan üyesi Arhavi komennos adlı bir dük’ten alıyor. İstanbul’dan uzaklaştırılınca, kız kardeşi Diana ile birlikte bugünkü Arhavi’ye geliyor(Doğu Karadeniz’de komenoslar devri: 1204-1461). Cığa dağında bir kale inşa ettiriyor ve yerleşiyor. Ve bu yöre Arhavi olarak anılmaya başlıyor..” Tarihi gerçekleri Osmanlı arşivinden çıkarmadığımız sürece belli ki böylesi söylenceleri  dinleyeceğiz.

Eğer tarihçiler; Sürmene adının etimolojik(kökensel) açılımı için: “Isus Ormon. Anlami: Isus ırmağı.” Yaklaşımıyla, Helen sözcüğünün evrimleşerek bugünkü Sürmene olduğunu söylüyor ve doğru kabul ediyor ise; Arhavi’nin dil kuramıyla çelişmeyen ağaç kökü söylencesine dayalı “AR-KAP” olgusunun daha bir doğru yaklaşım olduğunun  kabul edilmesi gerekir.

Kemer Köyü ve sarp Köyü sınır bandıyla, güneydeki dağ ve vadilerdeki isim ve sözcükler ise; yöreye genelde egemen olan bir diğer uygarlık dili olan Laz diline aittir. Çünkü Sokrates’in öğrencisi antik çağ tarihçisi Yunan Ksenofon ya da Xenophon  (M.Ö: 430?-355?)’nun verdiği bilgilere göre M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan, yani Kemer Köyünün doğusundaki kavimler; Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Haibler ve Tibarenlerdir bunlar kesin Roma veya Yunan kökenli değillerdir.

Kolhlar Lazların ataları. Belli ki Doğu Karadeniz’in  en eski uygarlığı/Kültürü. Bir yerlerden geldiklerini zannetmiyorum. Ama  bir yerlere gitmiş olabilirler. Kaynaklara baktığımızda septik(şüpheci) yaklaşımımı doğrulayan verilerle ve olgularla karşılaşıyoruz: Uygarlıkların yayılmasına yeni kültürlerin doğmasına neden olan göçler Anadolu’yu sürekli etkilemiştir. Bunların en büyüğü; Orta Asya’da yaşayan kavimlerin şiddetli ve uzun süren kuraklık sebebiyle doğuya, kuzeye, batıya ve güneye gitmelerine neden tarihteki ‘Kavimler Göçü’dür (M.Ö. 3000-4000). Diğer göçleri şöyle sıralayabiliriz: Anadolu aynı bölgede M.S. 6. Yüzyıldan itibaren başlayan ve asıl ağırlığı batı istikametinde olan ve 17. Yüzyıla kadar devam eden Türk göçleri. ‘Doksan üç’ Harbi diye adlandırılan  meşhur 1877-78 Osmanlı-Rus savaşları esnasında, Tuna boylarında, Balkanlarda ve Kırım’da yaşayan Türklerin eşi görülmemiş Rus ve Hıristiyan zulmü, vahşeti karşısında Anadolu’ya yaptıkları toplu göç. Son olarak 1950’li yıllarda, Komünist İdareler;Müslüman halkların, Balkan ülkelerinden Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Rusya’dan Türkiye’ye toplu olarak göçlerine neden olan göç.

Tüm bu göçler, Anadolu’nun etnik yapısıyla birlikte, sosyal ve kültürel yapısının harmanlanmasına neden olmuş, etnik dilleri olumsuz etkilemiştir.Lazlar bunların başında geliyor, çünkü, özellikle kavimler göçü olmak üzere, tüm göçlerin istasyonu  Kafkasya’nın güneyidir. İnsanlar sürekli buralardan yayıldılar, batıya ve Anadolu’ya. Eğer “M.Ö-M.S”sinin tarihçileri Lazları antik çağ ve sonrasında Kolhis’ler diye tanımlıyorsa, kolhis’ler Lazların atalarıdır-ki doğrudur- O halde, Lazlar Kafkasya’da  ‘Kavimler göçü’ öncesinin sahipleri olarak görülmelidir. Lazlar buraya bir yerlerden değil, buradan bir yerlere dağılmışlardır. Bilmem belki de insanlık tarihi burada başlamıştır(Ne ilginçtir ki bu yazımdan 6 yıl sonra güney Kafkasya da yapılan kazılarda; ilk canlı türü olan insanin atası  Homo Erectus’un 1.700.000 yıllık fosili bulunmuştur. Dünya’da bulunan en eski Homo Erektus fosili olarak kayıtlara geçmiştir. Yakın zamanlarda; Arkeologların ve Antropologların. Bu bölgede yoğunlaşmaları daha da ilginç. Tüm bunlar bölgedeki insan varlığının ne kadar eskilere dayandığının göstergesi. Birileri artık; Doğu Karadeniz’in yerli halkı  Lazlar’ın ve diğer Kafkas halklarının Doğu Karadeniz’e ve Kafkasya’ya nereden geldiklerini değil, insanların Doğu Karadeniz’den ve Kafkasya’dan nerelere yayıldıklarını tartışabilirler….)

Kaynaklara baktığımızda; M.Ö. 150-M.S. 600 yılları arasında Doğu Trabzon ile Abhazya arasında kalan sahil ve hinterlandının tek hakimi olan  Laz krallığının bu bölgede yaşayan çok sayıda halkı yönettiklerini görüyorsunuz. Bölgeye bizzat giden Prokopius’un notları (MS 554)yazarın Çani olarak adlandırdığı Lazlar hakkında detaylı bilgi vermektedir: Lazlar; kadim(eski) zamanlardan beri, herhangi bir hükümdara bağlı olmayan bağımsız bir halk olarak yaşamışlardır. Bizanslı tarihçi Agathias’ın ise M.S. 6. Yüzyılda tuttuğu notlarda Laz ve Kolhis  terimlerini ödeştirmektedir: “Lazlar büyük ve gururlu bir halktır ve onlar, oldukça önemli başka kavimlere hükmetmektedirler. Kolkhidalıların antik isimlerine bağlı olmaları ile abartılı bir şekilde gurur duyuyorlar ve muhte- melen kibirli yaklaşımları da bundan kaynaklanmaktadır”

Bundandır ki; Doğu Karadeniz’de her oluşumun eski bir sözcüğü, her nesnenin eski bir adı vardır. Ancak, bu bu isim ve sözcüklere günümüzde rastlayamazsınız. İlkin yerleşim yerlerinin ve bölgelerinin adları değişti. Önce Osmanlıcalaştırıldı, sonrasında Türkçeleştirildi. Nöğedi, 17. yy’da Makriali olarak Osmanlıca’ya, sonra da Kemalpaşa olarak Türkçe’ye dönüştürüldü. Sırasıyla; Aslağa  Abuislah, Sidere Derecik, Lome Yolgeçen oldu. Jordanialar Cordan, Mouravişvililer Muradoğlu yapıldı. Evrensel kültürün zengin mozaiği diller, sanki bile-bile yok edildi. Anadolu’muzu ben  kültürün evrensel köprüsü olarak görürüm. Böylesi yaklaşımlar bu evrensel köprüyü her geçen gün örseleyecektir. Kent, köy ve bölge adları binlerce yıllık uygarlıklardan süzülerek gelmiştir. Değiştirilmemelidir diye düşünüyorum. Bir dilin yok edilmesi bir kültürün tüm geçmişiyle yok edilmesidir. Bir dili ve kültürü öldürerek bir başka dil ve kültüre yaşam veremezsiniz. Aksine evrensel kültürü örselersiniz. Dünya üzerinde 5 bini aşkın dil var. Egemen dilerin baskısı, küresel saldırı karşısındaki tek tipleşme, her türlü emperyal baskı ve  kültür emperyalizmi bu dillerin çoğunu öldürme sürecine soktuğu bilinen bir gerçek. Bu bağlamda en azından her ülke kendi içinde, dilleri ve kültürleri yaşatmaya yönelik evrensel kültürel politikaları uygulamaya sokmalıdır.

Onun için; Milliyetçi ırkçı politikalardan kendimizi arındırarak, dillerimizin evrensel işlevini “TÜRKİYE CUMHURİYETİ”’nin üniter yapısına saygılı kalarak korumalıyız; eğer evrensel kardeşliği istiyorsak.>>

7 yıl önceki bu yaklaşımımı doğrulayan  sürece işaret etmek gerektiğini düşündüm: İstanbul kaotizmi içindeki  sokakların insanlarını hiç yekinen izlediniz mi? İnsanlar ne kadar birbirinden farklı. Bu nedenle; saçının, teninin farklı fiziksel görüntülerinden dolayı insanları hep ayrı bir ırk grubuyla özdeşleştiririz. Çünkü psikolojik olarak bir ırk aidiyeti(ait olma) içinde olmuşuzdur sürekli. Bundandır ki, fiziksel özellikleri, coğrafi kökenleri ve ortak kültürleri birleştirerek kendimizi bir ırk çerçevesinde gruplandırırız. Bu süreç evrensel bir yanlış olsa gerek..

LAZLARIN TARİHİ

Küreselleşme ve  Yeni Dünya Düzeni dayatmasında kendini gösteren etnik kimlik tartışmasından soyut bir süreç işleterek ‘Lazların tarihi’ne geçmezden  önce, özellikle “Tarih”in tanımlanması ve belirlenmesi konusuna kısaca değinmek gerektiğini düşündüm: “Tarih geçmişe ilişkin, olayları yer ve zaman göstererek ve sebep-sonuç(determinist) ilişkisine bağlı kalarak; insanları etkileyen olayları anlatan, inceleyen bilim dalı… İnsan kayıtlarına ve yazılı – sözlü kaynaklara dayanır. Akademik olmayan ‘Sözlü kaynakları  Tarihçiler pek güvenilir bulmadıkları için; birincil kaynak olarak kullanmaya yanaşmazlar. Fakat yine de bilginin gerçek kaynağına ulaşmak için bu yöntemden faydalanırlar. Sözlü kaynaklar, sözlü tarih adı verilen alt disipline temel oluşturur. Her olayın sebepleri ve sonuçları vardır ve tarihteki olaylar bir zincirin halkaları gibidir.Tarihteki bir durum, bir önceki durumun sonuçları arasında ve bir sonrakinin sebepleri arasındadır. Sebep-sonuç ilişkisinin, tarihin tanımlanmasında büyük bir yeri vardır. Önceki olayı bilmezsek, sonraki olayı kavrayamaz ve olay-olgu bütünselliği içinde tarihi gerçekleri yakalayamayız.
Olay:  İnsanları ilgilendiren sosyal, ekonomik, kültürel, dini ve benzeri  alanlarda meydana gelen oluşumlardır.
Olgu:  Oluşum süreci içinde ya da başka bir şeyin belirtisi olarak gözlemlenmiş olaylardan ibarettir.  Osmanlı’nın Doğu karadenizi fethetmesi olaydır. Doğu Karadenizi İslamlaştırması ve Türkleştirmesi olgu’dur.”

Biz genellikle Lazları olgular çerçevesinde tanımlayarak, kültürel zenginliğiyle bütün evrensel kimliğine karşı duyarsız kalmışız.

Lazların tarihine  ‘Olay-Olgu’ çerçevesinde bakılması ve hazırlanması gerekir. Bu demek değildir ki, bugüne dek yapılanlar yadsınsın. Fakat son 10 yıldır Lazların tarihi ile ilgili kitapların Gürcü ve Rus tarihçilerinden tercümelere dayandığı, özgün bir çalışmanın olmadığını söylemek olası. Genelde her fetih seferinde imparatorların veya kralların yanlarında bulundurdukları M.Ö- M.S’ sının antik çağ tarihçilerinin seyahatnamelerinden ve çağımız tarihçilerin yapıtlarından  faydalanarak hazırlanmış kitapların tercümelerini sunmuşuz halka. Örneğin; Sokrates’in öğrencisi Ksenofon ya da Xenophon ( M.Ö. 430?  M.Ö. 355?, Amasyalı tarihçi Strabon(M.Ö. 64- M.S. 21) ve İzmitli Lucius Flavius Arrianus Ksenophon( M.Ö. yaklaşık 86) gibi antik çağın tarihçi, coğrafyacı ve filozofları ile çağımızın; W.D. Allen, A.Bryer, R. Beninghaus, Michael A.Meeker, G. Dumézil, V.Minorsky. Hep bunlardan faydalanmışız. Elbetteki antik çağ tarihçi ve coğrafyacı filozofların  yanında değil ama  çağımız kaynak sahipleri arasında bizim tarihçilerimiz olamaz mıydı? En iyi tarihçi dediğimiz sayın F. Kırzıoğlu bile Laz adının nerede geldiği konusunda: “…Laz adı ise, Kafkaslar bölgesindeki birçok coğrafya ve kavim hatta kişi adları başındaki seslinin yutulmuş biçimiyle söylenen adlar gibi, başında bir sesli bulunan Alaz (Alas) idi. Buna, iki ırmağa adını veren Alazlar anlamındaki Alazon’dan öğreniyoruz…”  diyerek; Alazia, Alazonia ve Alazonlar gibi Mysia yöresi tarihsel coğrafyasının adlarından “Laz” olgusunu saptaması hiç doyurucu gelmiyor bana. Salt kırzıoğlu değil elbet ;  Prof. Michael A.Meeker’in, S.Deligiorgis’in anlattıklarını  aktararak: “… Laz terimi Rumlar tarafından, hiçbir şekilde Türkler ya da Lazlarla ilgili olarak düşünülmez, tam tersine, onun özellikle, Rumca bir terim olduğu öne sürülür. Laz’ın ‘Yaşasın Yunanistan’ın bozuk bir söylenişi olduğu inancı vardır…” demesi ile: “Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmaktadır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuzlar’ın öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler” in yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto(ilk)-Türkler olduğunu göstermektedir..” diyen yabancı tarihçilerin kendi ırk ağırlıklı yaklaşımları da doyurucu değil. Tüm bunların yanında:  “Güney Kafkasya’da Zengin ve nüfuslu bir beyin Lazıro ve Gür isminde iki oğlu varmış. Laziro çok sevdiği atını satınca küsmüş ve Ailesini alıp karadeniz’e inmiş. Ondan türeyenler Laz, kardeşi Gür’den türeyenler de Gürcü halkını oluşturmuş..İşte Laz ve Gürcü akrabalığı buradan geliyor.” Söylenceyi doğru kabul etmemiz de olası değil. Bu varsayımlar ve söylenceler  tarihi belirleyemez. Bugün halk arasında söylenen daha tutarlı ve mantıklı bilgiler vardır. Kim bilir kaç bin yıldır akıp gelen bilgilerdir. Önemli olan onun odağına inebilmektir. Her ne kadar; ‘ Karadeniz’in doğu sahillerinde, bölgenin doğal yapısı gereği, tarih boyunca ağaç ve ahşap kültürünün ağırlıkta olması, en eski dönemlere ait kalıntıların günümüze ulaşmasını büyük ölçüde olanaksız kılmıştır.’ Deniyorsa da, Doğu Karadeniz halkı ile (özellikle Lazlar)  ilgili bilgiler  kesin bir yerlerde gizemini koruyordur. Ciddi ve kapsamlı ve de geniş zamanlı araştırmalarla ulaşılabilir.  150 milyon dokümana sahip Osmanlı arşivi; değil ulusların yerdeki karıncanın tarihini gizlediğine inanıyorum.

Bilim adamı  özentisine girip; bilginin ve insan eyleminin kaynağını ve ilkelerini inceleyen düşünceler bütünü içinde davranışlarla; tarihin felsefesini yapacak değilim,ama yaşadıklarım ve gözlemlediklerimle özgün çalışmalara kaynak olması bağlamında; yazılı-sözlü kaynaklarla harmanladığım sunumda bulunmak istiyorum. Kısacası; yazılı-sözlü tarih bütününde olayları ve olguları harmanlayarak konuyu işlemeye çalışacağım:

Karadeniz ile hazar denizi arasında doğu-batı paralelinde uzanan ve yüksekliği orta kısımlarında beş bin metreyi aşan sıradağların adı; Kafkaslar. Ortaçağ İslam gezginlerinin seyahatnamelerinde ve çeşitli eski Türk kaynaklarında Kafkasya ya da Kafkaslar adına rastlanmaz. Kafkasya adının bir bölge adı olarak kullanılması 19. Yüzyıl başlarına rastlar. Ünlü tarihçi  Prof. Dr. Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu’ndan (1917 Kars-2005); Kafkasya adının  1856 yılından itibaren Türk kaynaklarında yer aldığını öğreniyoruz.

Tarihçi olayları daha iyi anlamak için geçtiği yeri bilmek zorundadır. O yerin dağlarını, nehirlerini, toprak özelliklerini v.b. bilgileri o’na coğrafya bilimi verir. Coğrafyacıların aşağıdaki belirlemeleri; Kafkasya’nın Tarihiyle örtüşüp-örtüşmediğini tartışır hale getirdiğini, bu nedenle tarihçileri ikilem de bıraktığını söyleyebiliriz:

Coğrafyacılar Kafkasya’yı kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölmüşler. Bölgenin tarihî, etnik, sosyolojik yapısı bu iki tanıma göre belirlenmiş. ‘Kuzey Kafkasya’ denildiğinde, bugün Rusya federasyonu sınırları içinde kalan sözde özerk Adige, Karaçay-Çerkez, Kabardın-Balkar, Kuzey Osetya, Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan cumhuriyetleri-Güney Kafkasya denince de;  Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetleri ile Abhazya, Acara, Dağlık Karabağ, Nahçivan özerk cumhuriyetleri ve Güney Osetya bölgesi akla gelmektedir. Ki doğrudur. ‘Fakat Kafkas halkları’ dendiğinde ise; Adige, Abhaz-Abazin, Kabardey, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları akla gelmesine karşın, Lazlar ise akla gelmemektedir. Neden Lazların yaşadığı etnik ve kültürel coğrafyanın adı konmaz, anlamış değilim!?. Birilerine göre tek bir Kafkasya vardır, o da bugün pek çok çevre tarafından Kuzey Kafkasya olarak adlandırılan bölgedir. Bu sınırlandırma eksik kalmaktadır. Çünkü bugün siyasî açıdan Gürcistan bağlı olan Abhazya ve Güney Osetya da, etnik ve kültürel açıdan Kafkasya’nın bir parçasıdır ve tarih itibariyle de Güney Kafkasya’ya dâhildir.

Birilerine göre, Güney Kafkasya tabiri tamamen uydurmadır. Onlara göre bölgenin literatür’deki asıl adı “Kafkas Ötesi.” Bu anlamda, Ruslar bu bölgeye “Zakavkaz”, İngilizler  “Transcaucasus”, Osmanlı ve Arapların ise “Mavera-i Kafkasya(Öteki Kafkasya)” demektedirler. İşte bu mantıktır ; Dağıstan halklarından 19 bin kişilik Agullar’ı Kafkas halkı kabul eden ve bir milyona yaklaşan nüfusuyla Lazları ötekileştiren. Oysa ki;  Megrelleri de kattığınızda Lazlar akrabalarıyla 5 milyonu bulmaktadır. Böylesi yaklaşım, “Onlar da kim? Bir buçuk millet işte!” Mantığının ırkçı yansımasından başka bir şey değildir. Sadece Düzce’ye bağlı 30’ u aşkın   köy ve mahallesinde Agular kadar göçmüş  Laz olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Bilindiği gibi salt Düzce’de değil; 93 harbi diye adlandırılan 1877-78 Osmanlı -Rus savaşı sırasında göç edilen Marmara bölgesinde Akçakoca, Sapanca, Yalova, Karamürsel, Gölcük, Düzce, İzmit kentlerinde en az Düzce’deki kadar Laz köyünün ve mahallesinin olduğu unutulmasın! Unutulmasın ki;

1810’larda Laz nüfusu 600 bini aşkın bir nüfusa sahipti. XVII.yüzyılda tarihçilerin saptamalarına göre; Lazistan sancağında sadace 100 aile Ermeni varken, Trabzon sancağına bağlı illerden; Trabzon’da 20555, Samsun’da 22000, Gümüşhane’de 900 ve toplam 43500 ermeni orta ve Doğu Karadenizde yaşamaktaydı. Lazistan, Trabzon ve çevresine oranla böylesi daha  homogen bir yapıya sahipken, Laz nüfusu nasıl saptanamaz?!


SOSYAL YAPI

ÇALIŞMA HAYATI

SOSYAL YAPI

ÇALIŞMA HAYATI
Çay tarımından önce toprakların engebeli yapısı ve yetersizliği yüzünden Ardeşen halkı denizcilik, inşaatçılık, fırıncılık gibi işlerde gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çalışmak üzere ilçe dışına çıkmıştır. Çay tarımının ve sanayinin etkisi ile azalan gurbetçiliğin ekonomideki bir takım sıkıntılar nedeniyle hala devam ettiği söylenebilir.

İlk çay üretiminin yapıldığı 1938 yılından sonra, sağlanan destekle hızlı bir gelişme gösteren çay tarımı ve çay sanayi İlçe’de temel çalışma alanı olmuştur.

Mayıs-Ekim döneminde mevsimlik istihdam sağlayan çay tarımında daha çok kadın nüfus çalışmaktadır. 1992 yılında yapılan bir araştırmaya göre çay tarımında çalışanların %77’sini kadınlar oluşturmaktadır. Erkek nüfus ise çay sanayi başta olmak üzere diğer alanlarda istihdam edilmektedir.

İlçe’de çalışanların iş gurupları itibariyle dağılımına bakıldığında, nüfusun ağırlıklı olarak tarımsal mesleklerde istihdam edildiği görülmektedir.

İlçede konut sıkıntısı olmayıp, yöre halkının %80’nin İlçe merkezinde birer konutu bulunmaktadır. Bölge insanı yaz mevsiminde köyde kış mevsiminde ise şehirdeki evlerinde oturmaktadır. Diğer ilçelere nazaran konut kirası İlçede oldukça düşüktür.

KÜLTÜR

Çay tarımının sağladığı refah artışı ve şehirleşme yoluyla dışa açılma sonucu kültürel değişim yaşansa da, şehirleşmenin görece azlığının etkisiyle, özellikle kırsal alanlarda geleneksel kültürel unsurlar yaşama imkanı bulabilmiştir. Bu unsurlardan yerel diller (Lazca)  özellikle yaşlı nüfus arasında kullanılmakta, geleneksel kıyafetler de kırsal alanlarda yaygın olarak gözlenebilmektedir.

Ardeşen İlçesi, coğrafi yapısının da etkisiyle uygarlıklara yoğun olarak sahne olmadığından, arkeolojik bakımından zengin değildir.

İlçe’de bir sit alanı mevcuttur. Fırtına Deresi havzası bir kısmı doğal, bir kısmı arkeolojik olmak üzere 1998 yılında sit alanı olarak ilan edilmiştir.

İlçemizde 1 halk kütüphanesi mevcuttur.

BASIN YAYIN
İlçe’de 3 adet matbaa, yerel basın yayın kuruluşu olarak 3 gazete, 2 radyo, 2 televizyon faaliyet göstermektedir.

SPOR

Gençlik ve spor alanında 1 açık spor sahası, 1 kapalı spor salonu bulunmaktadır.

EĞİTİM

İlçe nüfusunun eğitime ilişkin göstergelerine genel olarak bakıldığında İlçe’de eğitim düzeyinin ülke ortalamasına yakın olduğu görülmektedir.

Okuryazar nüfusunun cinsiyet itibariyle dağılımına bakıldığında Ardeşen’de erkek nüfusun okuryazarlık oranı %96.73,  kadın nüfusun okuryazarlık oranı ise %88.59 olduğu görülmektedir.

Köylerimizde 1 tane beş sınıflı ve 5 tane 8 sınıflı ilköğretim okulu,  merkezde ise 7 tane 8 sınıflı ilk öğretim olmak üzere  toplam 13 ilköğretim okulu, 1 genel lise, 1 imam hatip lisesi, 1 Anadolu Öğretmen Lisesi, 1 METEM, 1 Halk Eğitim Merkezi, 1 Öğretmenevi, 5 Özel Dersane,1 Motorlu Taşıtlar Sürücü Kursu ve 1 Öğrenci Yurdu bulunmaktadır. Tüm okullarımızda 191 branş öğretmeni ,176 sınıf öğretmeni olmak üzere toplam  367 öğretmen bulunmakta olup 10 memur ve 18 hizmetli görev yapmaktadır.

Lise ve dengi okullarda 1840, ilköğretim okullarında 5906, okul öncesi 175, METEM’de  292 aday çırak öğrenci olmak üzere İlçe?de toplam 8213 öğrenci öğrenim görmektedir.

EKONOMİK DURUM

Karadeniz ile denize paralel olarak uzanan dağlar arasında kalan İlçe arazisinin tarıma elverişsiz oluşu ve yağışlı iklim, Ardeşen’nin ekonomik yapısını da biçimlendirmiştir. Bu arazi yapısı nedeniyle tarımsal üretimin düşük olması, gurbetçiliğin İlçe ekonomisi içinde önemli bir yer tutması sonucunu doğurmuştur. Yöre halkı, çay üretiminin bölgeye girişinden önceki dönemlerde, önceleri yurt dışına, daha sonraları da, yurt içine geçici sürelerle çıkarak denizcilik, küçük çaplı ticaret, inşaat işçiliği, gibi işlerde çalışmıştır. Daha önceleri büyük ölçüde Gürcistan, Rusya gibi ülkelere çalışmaya giden yöre halkının, 1917 yılında bu ülkelerle olan sınırın kapanmasından sonra bu olanaklar ortadan kalkınca girdiği ekonomik sıkıntılar nedeniyle, başka bölgelere bile taşınmasından söz edilmiştir.

1920’li  yıllarda yörenin sosyo-ekonomik sorunlarına çözüm bulma çalışmaları çerçevesinde başlanan çay üretme çalışmaları, 1938 yılında ilk kez el imalatı olarak üretime başlanarak sonuca ulaştırılmıştır. Çay üretiminden önce, yukarıda kısaca belirtilen olumsuz koşullar içinde İlçe ekonomisi, bu yıldan sonra çaya dayalı hızlı bir gelişme göstermiştir.

İlçe’de 2’si Çay-Kur’a ait olmak üzere   13 adet çay fabrikası bulunmaktadır. Bu fabrikalarda mevsimlik işçi çalışmakta,  bazı atölye ve fabrikaların paketleme bölümünde de yıl boyu işçi çalıştırılmaktadır.

Bölgemizde gayri resmi olarak yapıla gelen silah üretimini yasal çerçeveye oturtmak ve istihdam yaratmak amacıyla ASİLSAN A.Ş. 1991 yılında KOSGEB öncülüğünde 99 ortaklı 6 milyar TL. sermayeli olarak İl Özel İdaresi ve TESK iştiraki ile kurulmuştur.

Bugün ASİLSAN A.Ş. sermayesi 1.099.000YTL. % 68 hissesi İl Özel İdare?ye ait olup, ortak sayısı 928?ya çıkmıştır. Fabrika 6500 m² arsa üzerinde kurulmuş olup, bina idare büro, teknik büro ve yemekhane, atış poligonu olmak üzere 3 kattan oluşmaktadır. Her iki katı 500 m² dir. Ayrıca 1997 yılında yeni ek imalat inşaatına başlanmış olup, 1200 m² kapalı alana sahip imalat atölyesi 1998 yılında faaliyete geçmiş aylık imalatı 1000 adet, yıllık imalat kapasitesi 12000 adet/yıl olup, üretim hattı bir çoğu bilgisayar programlı 80 adet çeşitli cins ve özellikte hassas talaşlı imalat tezgahı parkına sahiptir.

İlk üretim 1993 yılında başlanmış olup, prototip 50 adet MKE Kurumuna teslim edilmiştir. 2003 yılı  itibariyle toplam  imalat 14.355 adet olup, yaklaşık 14.300 adet piyasaya sunulmuştur. Ayrıca 2003 yılında  üretime başlanan Asilsan Fırtına silahlardan 200 adet MKE teslim edilmiştir.

Üretimin Avrupa standartlarını yakalaması ve serbest piyasada rekabet gücünü arttırabilmesi için ISO 9001 kalite belgesi alma çalışmalarına başlanmış, NATO standart kod numarası alınmıştır.

Üretilen 9 mm çapında 15+1 Parabellum mermi kapasiteli ATMACA 53 silahları MKE Kurumunca teslim edilmekte olup, satışları MKE Kurumunca yapılmaktadır.

TARIM

Çok büyük kısmı, arazi yapısı ve iklim nedeniyle, diğer bitkisel üretime imkan vermeyen toplam 7840 hektar tarım alanının tamamına yakın çaylıklar oluşturmaktadır. (%10.55)

İlçe’de çay dışındaki bitkisel ürünler genelde aile içi tüketimde kullanılmakta ya da yerel pazarlarda ilçe içi tüketime sunulmaktadır. Bu ürünlerin üretim miktarı bakımından kayda değer olanları, tarla ürünlerinden mısır, fasulye patates; sebzelerden yaprak lahana, fasulye; meyvelerden de fındık, kivi ve mandalinadır.

Hayvancılık, İlçe?de ikincil ekonomik faaliyet olarak sürdürülmektedir. İşletme bazında ve pazara yönelik olarak yapılmayan hayvancılık, çay üretiminin yapılmadığı yüksek kesimlerde görece yoğunlaşmaktadır.

Ardeşen’de 2000 baş Jersey melezi, 100 baş kültür ırkı ve 100 baş yerli sığır ile 700 baş koyun ve 100 baş keçi bulunmaktadır.

2500?e yakın tavuk mevcudu olmakla birlikte, kümes hayvancılığı de aile ihtiyacına yönelik olarak yapılmaktadır.

İlçe’de nispeten yaygın olan ikincil tarımsal faaliyetlerden biri de arıcılıktır. Genelde gezginci olarak yürütülmekte olup, 10000 adet fenni ve 500 adet ilkel olmak üzere toplam 10500 adet canlı arı kovanı bulunmakta olup, yaklaşık 165 ton bal ve 1500 kg balmumu üretimi yapılmaktadır.

İlçe’de su ürünleri üretimi kıyı balıkçılığı şeklinde yapılmakta olup, açık deniz balıkçılığı yapan büyük tekne ve işletmeler yoktur. Ancak İlçe’de son yıllarda kültür balıkçılığı hızla artmaktadır. İrili ufaklı 12 adet alabalık üretim tesisi mevcut olup, kapasite toplamı yaklaşık 100 ton/yıl dır. İlçe’de avlanan deniz balığının başını hamsi oluşturmakta, hamsi dışındaki başlıca balık ürünleri ise mezgit ve istavrit oluşturmaktadır.

Deniz balıkçılığı dışında, İlçe?de mevcut akarsu, tatlı su ve kültür balıkçılığı yönünden önemli bir potansiyel oluşturmaktadır. İklimin etkisiyle her mevsim temiz ve soğuk olan akarsular alabalık ve sazan bakamından zengindir.

Ardeşen orman alanı bakımından zengin bir bölgede yer almakta olup, arazının % 23.74’ü ormanlıktır.(17635 hektar)

SANAYİ

İlk çay fabrikasının kurulduğu 1947 yılından sonra, çay tarımının gelişmesiyle birlikte İlçe sanayi de hızlı bir gelişme göstermiştir.

İlçe’de küçük ölçekli imalat sanayi işletmeleri ağaç ürünleri ve mobilya dallarında yoğunlaşmaktadır. Orta ve büyük ölçekli imalat sanayi işletmelerinin ise tamamına yakın çay sanayi işletmeleri oluşturmaktadır.

ULAŞTIRMA VE ALT YAPI

Karayolları

Ardeşen’in çevre ile bağlantısı karayolu ile sağlanmaktadır. İlçe, Rize Merkezinden 48 km uzaklıkta sahilde kurulmuş bir yerleşim birimidir. İlçe merkezinden Rize ? Hopa karayolu geçmektedir. BDT açılması ve serbest girişin sağlanması sonucu mevcut Devlet karayolu yetersiz duruma gelmiştir.

Köy Yolları

İlçemizin coğrafi ve meteorolojik yapısı bütün ekonomisini etkilediği gibi, hizmetlerin götürülmesini de zorlaştırmıştır.  Yoğun yağış ve engebeli arazi yapısı, bir yandan hizmet maliyetlerini arttırırken diğer yandan da sık sık bozulmalara yol açarak sürekli bakımı zorunlu hale getirmiştir.

İlçenin grup yolu niteliği taşıyan iki yolu  vardır. Bunlardan Tunca grup yolu 10 km’si asfalt, 10 km’si de stabilizedir.

İkinci grup yolu niteliğini taşıyan Ortaalan  grup yolu kısmen beton yapılmış diğer kısmı ise stabilizedir.

HABERLEŞME

İlçemizde 2003 yılı itibariyle 1’i merkez 11’i köyde olmak üzere (Işıklı, Ortaalan, Pirinçlik, Armağan, Seslikaya, Aşağıdurak, Yukarıdurak, Tunca, Yamaçdere, Köprüköy, Başmahalle) 12 telefon santralı hizmet vermekte olup, 12561 hat kapasiteli bu santrallere bağlı toplam abone sayısı 10803  dır.

İlçemizde televizyon ve radyo yayınları genel olarak izlenebilmekte, ancak kırsal alanlarda, arazinin engebeli yapısı nedeniyle yayın kalitesi arzulanan düzeyde olmamaktadır
Uzun yıllar Roma ve Bizans İmparatorluğunun yönetimi altında kalan Ardeşen, daha sonra Trabzon Rum Pontus İmparatorluğunun yönetimine girmiştir. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Rum Pontus İmparatorluğunu yıkınca Ardeşen bir süre özerk kalmıştır.
Şemsettin Sami ve Ali Cevat’ın eserlerinde Ardeşen, Trabzon Vilayeti Sancağının Atina (Pazar) Kazasına bağlı bir kasaba biçiminde tanımlanmakta, halkın tümüyle Türk olduğu kaydedilmektedir. Daha önce Pazar İlçesinin bucak merkezi olan Ardeşen, 1 Mart 1953 tarihinde İlçe olmuştur.
İlçenin Ardeşen adını alması bir rivayete göre şöyledir; Yavuz Sultan Selim Trabzon Sancak Beyi iken, Osmanlı tahtına sahip çıkmak ister ve bu amacı gerçekleştirmek için Kepa Sancak Beyi olan oğlunun yardımına gerek duyar. Yardım almak için sahil boyu bölgeden geçerken Fırtına Deresinde ağaç parçalarını görür. Bölge tamamen boş, bataklık ve çalılıktır. Çevresindekiler, kendisine bölgede kimsenin yaşamadığını söylediğinde; Yavuz Sultan Selim deredeki ağaç parçalarını göstererek ” Bu belde tenha değil, bakın dere yonga taşıyor. Bu yörenin ardı şendir ” yanı yüksek kesimlerde yerleşim birimleri olduğunu ifade eder. Ardışen sözcüğü zamanla halk dilinde Ardeşen olarak yerleşir. Ardeşen 1916 yılında Ruslar tarafından işgal edilmiş ve 1918 yılında ise kurtulmuştur. 10 Mart İlçenin kurtuluş günü olarak kutlanır.

B- COĞRAFYASI
İlçenin yüzölçümü 743 km² dir. Doğusunda Fındıklı, batısında Pazar, güneyinde Kaçkar Dağları ve kuzeyinde Karadeniz ile çevrilmiş olup, kıyı uzunluğu 10 km dır.
Sahilden 50 km kadar iç kısımlara uzanır. Bölgede Doğu Karadeniz Dağlarının uzantıları ve tepeleri yer alır. İlçenin akarsuları Fırtına Deresi, Dolana Çayı ve Yeniyol Deresidir.
Ardeşen’in güneyinde yer alıp yükseklikleri 2000 metreden fazla olan dağların sahilden itibaren yükselmeye başlaması ve yüksek dağ eteklerinde doğarak Karadenize akan akarsuların yoğunluğu nedeniyle engebeli bir arazi yapısı hakimdir. Akarsuların denizle birleştiği dar vadi ağızları dışında, ova olarak adlandırılabilecek düzlükler yoktur.
Ardeşen, güneyini kaplayan dağlar yanında, kuzey ve kuzeydoğu yönünde bulunan 3000 metre yüksekliğindeki Kafkas Dağlarının kuzey rüzgarlarından koruyucu etkileriyle kapalı bir mikroklima havzası oluşturmaktadır. Dört mevsim ılıman ve yağışlı olan iklimi subtropik olarak tanımlamak mümkündür. İlçe, uzun yıllara dayanan verilere göre, yıllık ortalama 2300 mm. yağış, %77 nispi nem ve günde ortalama 4 saat 14 dakika güneşleme süresi ile Türkiye’nin en yağışlı, en nemli ve en az güneş gören ilçelerden biridir.

Karadeniz ikliminin koşulları İlçe için de geçerlidir. Kıyı kısımları ılık ve bol yağışlıdır. İç kısımlara gidildikçe iklim sertleşir. Yıllık ortalama sıcaklık 14-15 C derecedir.

Sarp ve engebeli arazi yapısının ve ikliminin de etkisiyle İlçe’nin bitki örtüsü, genelde 700-2300 metre yüksekliğindeki kısımları kaplayan ormanlar oluşturmaktadır. Ormanlar İlçe arazisinin %23.74’unu kaplamaktadır. İlçe arazisinin %10.55’ini tarım alanları, %34.33’ünü çayır-mera alanları, %31.38’ini de tarım dışı alanlar oluşturmaktadır.
C NUFÜSÜ

2000 Genel Nüfus Sayımına göre toplam nüfusu 58.499’dır. (merkez bucak nüfusu 45.392, köyler toplamı 13.107)

İlçede ana dil Türkçe olup, nüfusun tamamı İslam dinine mensuptur. Nüfus artış hızı %4.71 dır . Genel olarak Km²’ye düşen nüfus yoğunluğu 78 kişidir.

İlçe nüfusunun gelişimi nüfus sayımları itibariyle izlendiğinde, yıllık nüfus artış hızında belirgin dalgalanmalar gözlenmektedir. İlçe nüfusundaki bu dalgalanmalar, ilçe dışına göçlerin şiddetinden kaynaklanmaktadır. Ardeşen nüfusu, coğrafi koşulların sınırladığı üretim olanakları nedeniyle, Birinci Dünya Savaşı öncesi eski Sovyetler Birliğini oluşturan ülkelere, bu savaştan sonra ise diğer illere yönelen bir göç hareketini sürekli yaşamıştır. 1950’li yıllardan itibaren çay tarımı ve sanayinin ekonomik olarak yapılmaya başlanması sonucu tersine göç yaşanmıştır

__________________________________________________

ARDEŞENİN TARİHİ

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, Rize iline bağlı bir ilçe olan Ardeşen, güneyinde Çamlıhemşin, batısında Pazar, doğusunda Fındıklı ilçeleri, kuzeyinde de Karadeniz ile çevrilidir. İlçe, Rize’nin Karadeniz ile arkasındaki kıyıya paralel sıradağlar arasında yer alır. İlçe toprakları dağlık ve engebeli bir arazi yapısına sahip olup, ilçe topraklarını Doğu Karadeniz Dağlarının uzantıları engebelendirir. Bu dağların yükseklikleri doğuya doğru gittikçe artmakta olup, küçük akarsular ile parçalanmıştır. Bu akarsuların denizle birleştiği vadi ağızlarında küçük düzlükler bulunmaktadır.

İlçe topraklarını Fırtına Deresi, Dolana Çayı ve Yeniyol deresi sulamaktadır. Rize’ye 47 km. uzaklıktaki ilçenin yüzölçümü 743 km2 olup, toplam nüfusu 58.499’dur.
İlçede Karadeniz iklimi hüküm sürmekte olup, güneyini kaplayan dağlar yanında, kuzey ve kuzeydoğu yönünde bulunan 3000 metre yüksekliğindeki Kafkas Dağlarının kuzey rüzgarlarından koruyucu etkileriyle kapalı bir mikroklima havzası oluşturmaktadır. Kıyı kısımları ılık ve bol yağışlıdır. İç kısımlara gidildikçe iklim sertleşir. Yıllık ortalama sıcaklık 14-15 C derecedir.

Sarp ve engebeli arazi yapısının ve ikliminin de etkisiyle İlçe’nin bitki örtüsü, genelde ormanlarla kaplıdır. Dağlık alanlarda kızılağaç, gürgen, meşe, kestane, ladin, köknar ağaçları bulunmaktadır. Alçak alanlarda teraslar halinde çay plantasyonları, narenciye bahçeleri, yeşil otlar vardır.

İlçenin ekonomisi tarım, hayvancılık, balıkçılık, gemi-tekne yapımcılığı, ormancılık ve dokumacılığa dayalıdır. Yetiştirilen tarımsal ürünlerin başında çay ve fındık gelmektedir. İlçede çay ve kağıt fabrikası bulunmaktadır. Kıyı kesimlerinde balıkçılık yapılmaktadır.

Ardeşen Miletoslu denizciler tarafından kurulmuş (MÖ.650-550) bir koloni yerleşimidir. MÖ.606 yılında bölgeye kısa bir süre de olsa Medler hakim olmuştur. MÖ.547 yılından sonra Anadolu’nun büyük bir bölümü ile birlikte Rize ve çevresi Perslerin yönetimi altına girmiştir. MÖ.334’te Büyük İskender Pers egemenliğine son vermiştir. MÖ.301-MS.117 arasında Perslerin Pont Satraplığının devamı olan Pontus Devleti buraya egemen olmuştur. MÖ.63’te Roma İmparatoru Pompeius’un Pontus Kralı Mithridates’i yenmesinden sonra bölge Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmiştir. Romanın ikiye ayrılmasından sonra Rize ve yöresi Bizans topraklarının içerisinde kalmıştır.

İstanbul’un Latinler tarafından 1204’te işgal edilmesinden sonra, Alexios Komnenos Gürcülerden de yardım alarak Trabzon’da bağımsız bir Trabzon-Rum Devleti kurmuştur (1204-1461). Bu dönem içerisinde Rize ve çevresi de Trabzon devletinin sınırları içerisinde kalmıştır.

Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Rize ve çevresi Selçukluların kontrolüne girmişse de daha sonra Trabzon Rum Devleti buraya yeniden hakim olmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in 1461’de Trabzon’u ele geçirmesinden sonra Ardeşen, bir süre özerk kalmış, daha sonra Yavuz Sultan selim tarafından 1509’da Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir.

Yavuz Sultan Selim Trabzon Sancak Beyi iken, Fırtına Deresinde ağaç parçalarını görmüş ve burada kimsenin yaşamadığını öğrenince; deredeki ağaç parçalarını göstererek “ Bu belde tenha değil, bakın dere yonga taşıyor. Bu yörenin ardı şendir” demiştir. Böylece Ardı şen sözcüğü zamanla halk dilinde Ardeşen’e dönüşmüştür.

XIX.yüzyılda Ardeşen Trabzon Vilayeti Lazistan Sancağına bağlı bir kasaba idi. I.Dünya Savaşı’ndan sonra 1916’da Rus işgaline uğramış, Rus İhtilalinden sonra Ruslar 10 Mart 1918’de Ardeşen’den çekilmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Pazar ilçesine bağlı bir bucak iken, 1 mart 1953’te ilçe konumuna getirilmiştir.

 

İnternetin hızı 10 kat taha hızlandı IE8 Google ile

Küpeşte Merdivenler Yapılır irtibat ali rıza ocakçı

rize ardeşen ali zaimoğlu küpeşte ali rıza ocakçı merdiven basamak balkon mobilya marangoz usta yapılır

Google Internet Explorer’ı 10 kat hızlandırdı. Google Internet Explorer’ı 10 kat hızlandırdı ama MS, tarayıcısına müdahale edilmesine çok kızdı! Microsoft Internet Explorer 8’i 10 kata kadar hızlandırabilirsiniz! Computerworld’ün testine göre Google’ın yeni Chrome Frame eklentisi sayesinde IE 8 tam 9.6 kat daha hızlandı.

SunSpider JavaScript testinin sonucunda ortaya çıkan fark gerçekten de çok büyük. Chrome Frame eklentisi, IE’nin Chrome’da bulunan WebKit motorunu ve V8 JavaScript motorunu kullanmasını sağlıyor. Ancak bu eklentinin tek getirisi daha hızlı sörf değil. HTML 5 desteği sayesinde IE’nin ufku da genişliyor. Bu da gelişmiş internet uygulamalarını açma imkanı sağlıyor.

Microsoft ve Google’ın rakip olduğunu bilmeyen yok. Peki Google kendi Chrome internet tarayıcısının hızını ve gücünü neden Internet Explorer’a katan bir eklenti hazırladı? Sebebi basit, Google internette e-postayı kökten değiştirecek Google Wave projesinin IE 8’de düzgün çalışmasını istiyor. Microsoft Internet Explorer yakın zamana kadar HTML 5 standartlarına geçişte ayağını sürüyordu. Halen de HTML 5 konusunda çok geride. Google kullanıcılara Firefox, Safari, Opera veya Google Chrome’a geçmelerini tavsiye ediyor. Ancak Internet Explorer 8 kullanmayı bırakmak istemeyenlerin de Google Wave’i kullanabilmesini istiyor. İşte bu eklenti, bunu mümkün kılıyor.

Google Chrome Frame ve Google Wave

Chrome Frame kurulumu kullanıcının kendi seçimiyle oluyor. İnternet siteleri ileride küçük bir kod yardımıyla, Chrome Frame kurulu IE’de gerektiğinde otomatik olarak Internet Explorer’ın yerine Chrome’un motorunun kullanılmasını sağlayabilecek. Şimdilik bu seçim de kullanıcının elinde ve ayarlanması gerekiyor. Sitenin adresinin başına "cf:" ekleyerek Chrome Frame kullanılması zorlanabiliyor.

Chrome Frame eklentisi IE6, IE7, IE8 internet tarayıcılarda Windows XP ve Windows Vista ile çalışıyor. Google’ın sitesinden code.google.com/intl/tr/chrome/chromeframe bu bağlantıya tıklayarak indirebilirsiniz.

Google Wave
Google Wave HTML 5 standartlarından yararlanıyor ve düzgün çalışmak için çok iyi bir JavaScript ve DOM (Document Object Model) performansına ihtiyaç duyuyor. Google Chrome bu uygulamanın istenilen hızda çalışması için büyük önem taşıyor. Aslında IE dışındaki diğer tarayıcılar da düzgün bir biçimde çalıştırabiliyor. Microsoft HTML 5 yerine kendi Flash alternatifi Silverlight üzerinde yoğunlaşıyor.

Peki bu işe Microsoft ne diyor?

JavaScript performansının düşüklüğüne veya HTML 5’te geç kalmış olmasına karşın Microsoft Internet Explorer’ın Chrome’a dönüşmesini istemiyor. Microsoft "Internet Explorer 8’de muazzam ilerlemeler kaydettik ve kullanıcılarımızın güvenliği için önemli güncellemeler yaptık." diyor.

Ama esas açıklama bunun ardından geliyor ve Microsoft, bu tür bir eklentinin güvenlik açıklarına sebep olabileceğini belirtiyor. Microsoft "Eklentilerin getirdiği güvenlik sorunları ve Google Chrome’u düşündüğümüzde zararlı yazılım tehlikesi iki katına çıkıyor. Bu dostlarımıza ve ailelere tavsiye etmeyeceğimiz bir risk" diyor.

Microsoft bu açıklamada daha önce eklentiler yüzünden karşılaşılan güvenlik risklerine değiniyor. İki internet tarayıcının iç içe olması güvenlik riskini arttırabilir. Ne ölçüde arttırır, işte bu belirsiz. WhiteHat Security’den güvenlik uzmanı Jeremiah Grossman’a göre bu eleştiri çok yüzeysel: "Chrome’u hedef alan zararlı yazılım diye bir şey ortada yok. Çünkü pazar payı önemsiz derecede küçük. Zararlı yazılımlar zaten Internet Explorer’ı ve açıklarını hedef alıyor." diyor.

Peki Google ne diyor?

Google da Microsoft’un yorumlarına yanıt veriyor: "Google Chrome Frame açık kaynak kodlu bir eklentidir. Şimdilik geliştirmenin erken safhalarında olan bu eklenti, daha en başından güvenlik gözetilerek hazırlanmıştır. Kullanıcıları daha modern ve mevcut standartlara uygun Firefox, Safari, Opera veya Google Chrome gibi bir tarayıcı kullanmaya teşvik ediyoruz. Elbette böyle bir tarayıcıya geçmeyi düşünmeyenler için Google Chrome Frame, Internet Explorer’ın bütün sürümlerinde daha iyi performans, güçlü güvenlik özellikleri ve hem kullanıcılar, hem de geliştiriciler için daha çok seçenek sunuyor."

Google güvenlik konusuna tekrar değinerek: "Sitelere Google Chrome Frame kullanarak erişmek, Internet Explorer kullanıcılarına Google Chrome’un güvenlik özelliklerini sunuyor. Bu sayede özellikle IE6’da olmayan güçlü phishing ve zararlı yazılım korumasından faydalanabiliyorlar. Yalıtılmış sekmeler ve online tehlikelere karşı güncel koruma sağlıyor. Aylar sonra değil, birkaç gün içerisinde. Kafasında şüphe olan herkesi Google Chrome Frame kodunu incelemeye ve açık kaynak kodu topluluğuyla düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz." Şeklinde açıklamasını bitirdi.

Toplam Ziyaretçi SayasıKimler ÇevrimiçiBlog counter

http://s6.directupload.net/images/090822/xag4zdfx.swf

Dayak insanın IQ' sunu düşürüyor!

Küpeşte Merdivenler Yapılır irtibat ali rıza ocakçı

Ahşap Küpeşte Merdiven yapımları marangoz ali rıza ocakçı usta rize ardeşen istanbul basamak merdiven korkuluk manzara resimleri

Dayağın çocukların zeka seviyesinin düşmesine yol açtığı belirlendi. Fiziksel cezalandırmanın çocuklar üzerindeki etkisini 40 senedir araştıran ABD’deki New Hampshire Üniversitesinden Murray Straus, sürekli tokatlanan çocukların IQ seviyelerinin, ailelerince uyarı yoluyla terbiye edilenlere oranla daha düşük olduğunu tespit etti.

Daily Mail’in haberine göre Straus, çocuklarla konuşmanın çocukların beyinlerinin gelişmesini sağladığını, fiziksel cezanın ise çocukları korku içinde bırakarak öğrenme yeteneklerini sekteye uğratabildiğini söyledi.

Yüzlerce Amerikalı çocuk üzerinde araştırma yapan Straus, dayak yiyenlerin IQ seviyelerinin diğer akranlarına oranla 3 ila 5 puan düşük olduğunu belirledi. Bunun yanı sıra bir çocuğun ne kadar çok dayak yiyorsa testlerde o kadar az başarı gösterdiği ortaya çıktı.

Straus, "Çocuklarla konuşmanın beyindeki bağlantılarda ve idrak yeteneğinde artışla ilgisi vardır. Çocuğu eğitmek ve doğruları göstermek için ebeveyn ne kadar az fiziksel ceza uygularsa sözlü iletişime o kadar ihtiyaç duyulur. Dövülmek ve tokatlanmak, çocuğun hayli yüksek stres altında kalmasına yol açan tehdit edici ve dehşete düşürücü bir şeydir. Korku ve stres zihinsel yetenekte kusurlara yol açabilir" dedi.

Araştırmasında 32 ülkedeki çocuklar arasında karşılaştırma yapan Straus, ebeveynlerin fiziksel cezaya daha meyilli oldukları ülkelerde çocukların IQ’sunun daha düşük olduğunu belirledi.

Toplam Ziyaretçi SayasıKimler ÇevrimiçiBlog counter

http://s6.directupload.net/images/090822/xag4zdfx.swf

 

%d blogcu bunu beğendi: