Aylık arşivler: Mayıs 2011

Uçan araba gerçek oluyor! (Video)

Michael Knight’ın Kit’i havalanıyordu. Şimdi İsrailli bir firma uçan arabaları gerçek yapıyor, ilk araç gelecek yıl piyasada… Kara Şimşek, yayınlandığı dönemde binlerce insanı ekrana bağlayan dizide, kendi kendine hareket edip konuşabilen akıllı otomobil Kitt ile sahibi Michael Knight’ın maceraları işleniyordu.  Simsiyah spor bir araba olan Kitt’in en büyük özelliği ise, turbo tuşuna basıldığında havalanabilmesiydi.

1950’lerden beri gerçekten havalanabilen araçlar üzerinde dünya genelinde pek çok proje üretiliyor.

Son hamle, İsrailli bir firmadan. Hedef, gelecek yıl uçan arabaları piyasaya sürmek..

Dikey hava akımlı pervaneler yardımıyla uçan araba projesinde, helikopterlerden esinlenilmiş.

Pervanelerin kısmen gövde içine alındığı modelde, hava akımından maksimum düzeyde yararlanmak için kanalların bulunduğu bir sistem kullanılıyor.

Büyük pervanelerin yolaçtığı hantallıktan kurtulan araç, yüksek binalar arasındaki kısıtlı alanlarda yüksek manevra kabiliyetine sahip.

Bu özelliğiyle ilk etapta kurtarma operasyonlarında kullanılması planlanan araba, ilk yardım ve itfaiye çalışmalarında kullanılacak.

Yaygılaştığında ise, gökleri bu araçlar sarabilir.



Reklamlar

İngiltere'de "biyonik göz" ameliyatları başladı

Retina iltihabı (retinitis pigmentosa-RP) hastalarına “görebilmeyi” sağlayacak olan “biyonik göz”, Avrupa Birliği’nin (AB) onay vermesiyle İngiltere’de uygulamaya başlandı. Göze “Argus II” ismindeki “yapay retina” yerleştirilerek yapılan biyonik göz ameliyatı, şimdiye kadar 10’u İngiltere’de olmak üzere toplam 30 hastada denendi. Bütün denemelerde iyi sonuçlar alınan tedavi uygulaması, AB’nin de onay vermesiyle laboratuvardan kliniğe gelmiş olacak.

Argus II, retinaya yerleştirilen 60 elektrottan oluşan bir ağa sinyal gönderen koyu renkli gözlük camı üzerindeki bir kamerayı kullanarak çalışıyor. “Protez retina” takılan görme engelli hasta ışık, hareket, renk, objelerin dış yüzeylerini görebiliyor; hatta bilgisayar ekranındaki büyük harfleri okuyabiliyor.

“Protez retina”, 4 bin kişide bir görülen ve iyileşmesi mümkün görülmeyen “retina iltihabı (retinitis pigmentosa)” hastalarının tedavisinde kullanılacak. Retinadaki ışığa duyarlı hücrelere zarar veren bu hastalığın ilerlemesi durumunda, kalıcı körlüğe neden olduğu belirtiliyor.

Argus II’yi kullanmak için, göz içine radyo alıcısı ve retinadaki lenf bezlerini uyaran bir elektrot pedi konuluyor. Operasyon sonrası hasta, koyu renklı camlara yerleştirilmiş kameralı gözlük ve boyunda taşınabilecek cüzdan boyutunda bir bilgisayar kullanıyor. Objelerin görüntüsü bu kamera ve bilgisayar sayesinde, elektrik sinyaline dönüşerek görüntü sağlanabiliyor.

53 bin İngiliz Sterlin tutarında olan yapay retinanın kullanımını öğrenmek için de 11 bin Sterlin tutarındaki eğitim programına katılmak gerekiyor.


İnsan ruhunu transfer edecekler!

İlk e-insan geliyor… “Russia-2045” projesindeki bilim adamları bir enerji olduklarına inandıkları ruhu sağlıklı bir bedene transfer ederek ölümsüzlüğü sağlayacaklarını iddia ediyor. Yaklaşık iki yıl önce Rusya’da, kendilerini “Ölümsüzlük şirketi” olarak tanıtan bir grup Rus bilim adamı ‘Russia-2045’ projesiyle ortaya çıktı.

Bu çalışma grubu en geç 2045 yılına kadar insan ruhunun yerini tam olarak tespit edeceklerini ve bu ruhu kopyalayarak yapay bedene taşıyacakları iddia ediyor.

Geçen günlerde “Russia-2045” üyeleriyle Rus Ortodoks Kilisesi arasında ciddi bir fikir düellosunun yaşandı. “Russia-2045” projesini yöneten şirketin başkanı Dmitriy İtskov, Hürriyet Gazetesi’ne konuştu. İtskov, 20. yüzyıl boyunca ölümsüzlüğün veya en azından insan ömrünün uzatılmasının tıpta arandığını söyleyip ölümsüz insan projesinin bugüne kadar yapılmış benzeri çalışmalardan farklı olacağını anlattı;

“Rus profesör Vladimir Skulachev’in insan bedenindeki hücrelerin oksitlenmesini durdurma yöntemi beklenen sonucu vermedi. 1990’da keşfedilen ‘telomeraz’ fermenti insan hücrelerini hızlı ve yaşlanmadan çoğaltıyordu. Fakat bu yöntemle kanser hücreleri de hızla çoğalmaya başladı. Geçen yüzyılın ortalarında dondurularak muhafaza edilmiş hasta bedenlerde onarımı imkansız hasarlar tespit edildi. Kök hücre sayesinde gençleşme yöntemi de sonuç vermedi. Tüm bu çalışmalar sonucunda 200 yıl önce ortalama 40 yıl olan insan ömrü günümüzde 80 yıla yükseltilebildi. Tıbbi çalışmalara bakarak insan ömrünün gelecekte 10-20 yıl daha uzatılabileceğini söyleyebiliriz. Ancak ölümsüzlükten bahsetmek kesinlikle mümkün değil.”

İtskov’a göre, Russia-2045 projesi tıptan çok farklı bir yoldan ilerleyecek. Hatta bu projede neşter ve kan söz konusu olmayacak. Ölümsüz ruha sibernetik teknoloji ve cyborg ile ulaşılacak. Ruhun hasta bedenden ayrılışını gönüllü ve cazip bir prosedür haline getirecekler. Ruhu daha sağlıklı bir ortama geçmeye davet edecekler. #Sayfa#

PROJEDE 25 BİLİM ADAMI VAR

Aşırı iddialı ölümsüz insan projesine hangi cesaretle başladığı sorulunca, “İnsanın ölümsüz hale getirilebileceğine inandığım için bu işe giriştim” yanıtı veriyor İtskov. “Russia-2045” projesine başlamadan önce Rusya’da ve dünyada bir dizi uzmanla görüşmüş, 25 Rus bilim adamını projeye davet etmiş;

“Geçenlerde Rusya’nın Çelyabinsk şehrinde yaşayan profesör Vyaçeslav Ryabinin’i projemize davet ettim. Ryabinin, en karmaşık organlardan karaciğerin yerini alan dünyanın en mükemmel makinesini icat eden kişi.”

“Russia-2045” projesinde İtskov’un çalışma arkadaşlarından biri de Dr. Aleksander Bolonkin. Rus bilim adamı Bolonkin, elektronik ölümsüz insan fikrini ilk kez 20 yıl önce ortaya atmış.

1990’da Rusya Bilimler Akademisi’ne e-insan düşüncesini sunmuş, destek bulamayınca ABD’ye göç etmiş. Elektronik insan yaratma düşüncesi ABD hükümetinden de destek almış.

BEYNİN ŞİFRELERİNİ ÇÖZECEĞİZ

İtskov, sibernetik teknolojiyi seçme sebeplerini de anlatıyor; “Canlı cansız yapı bir arada hayatımıza girecek. İlk önce çok daha kaliteli işitme cihazları, ardından yapay retina… Sonra beyinden komuta alan mekanik ayak, kol ve eller eskilerin yerini alacak. Beyne monte edilecek minyatür işlemciler yakın bir gelecekte Parkinson hastalığını yenmeye yarayacak.

Biyomekanik cyborg’lar sadece hastalara hizmet etmeyecek. Örneğin insanın bedenen bulunması mümkün olmayan ortamlara beyniyle kontrol ettiği cyborglar gönderilecek. Japonya’daki radyasyon saçan nükleer santral gibi, uzayın keşfi gibi alanlarda yakında bu akıllı robotlar kullanılmaya başlanacak.”

Ama Russia-2045 grubunun asıl hedefi beyin. Beynin şifrelerini çözerek ruhun gizliği olduğu yeri bulmak en büyük amaçları; “Bizim grup, insan ruhunun iddia edildiği gibi 21 gram olduğuna inanmıyor. Biz ruhun bir madde olduğuna değil, bilgi taşıma özelliğine sahip bir tür enerji olduğuna inanıyoruz. Bunu kanıtladığımızda insan beynini kopyalayarak ilk e-insanı yaratmış olacağız.”

STEVEN SEAGAL DA DESTEKLİYOR

“Russia-2045” projesi geçenlerde Rus Ortodoks Kilisesi’nin tepkisini çekmiş. İnsanı ölümden kurtaracak çalışmalar ilerledikçe düne kadar geçerli bir dizi dogma belki de yıkılacak düşüncesi mevcut. Bu durum kilisenin pek hoşuna gitmiyor.

Hele Rus Ortodoks Kilisesi’nden saygıdeğer rahip Feofan Kryukov işbirliği yapmayı kabul edince proje yıldırımları iyice üzerimize çektik. Projedeki tüm çalışmaların topluma açık yapılacağını ilan edildi. Dünyadan destek de almaya başlandı.

Örneğin iki gün önce ünlü aktör Steven Seagal projeye desteğini açıkladı. Yakında “Russia-2045” ölümsüz insan projesi uluslararası boyut kazanacak.

AVATAR’DAN E-İNSANA AŞAMALAR

Dmitriy İtskov’un başında bulunduğu ölümsüz insan çılgın projesinin aşamaları:

2015: Hollywood filminden ödünç alınmış adıyla Avatar ortaya çıkacak. İnsan beyninin gönderdiği sinyallerle komuta edilebilecek bu cyborg filmdeki örnekten farklı olarak biyolojik değil, tamamen biyonik olacak.

2020: Yapay bedene ölümcül bir hastanın beyninin gönüllü olarak aktarım deneyi gerçekleşecek.

2030: Beynin kopyalanması mümkün olacak. Ruhu içinde gizlediği sanılan beyin tamamen sayısal data bilgiye dönüştürülecek.

2045: İlk e-insan yaratılacak.

PROJENİN MUHALİFLERİ DE VAR

Ölümsüz insan projesinin hiçbir zaman gerçeğe dönüşmeyeceğini iddia edenler de var. Bunlardan biri Rusya Teknik Bilimler Doktoru Pavel Voronin. Voronin’e göre bırakın ruhun bilgisayara aktarılmasını, yapay şuur yaratmak bile yakın ve uzak gelecekte prensip olarak mümkün değil.

Voronin, “İnsan beyninde yaklaşık 200 milyar nöron yani sinir hücresi bulunuyor. Bu hücrelerin içindeki bilgi birikim modeli ve yapısı kabloyla dışa aktarılabilecek türden değil. Hücreye dokunulduğu an hem hücrenin kendisi hem içindeki bilgi yok olmaya mahkum” diyor.

İnsan beyninde bir santimetrekarelik sinir hücresi alanındaki bilgi akışının yapay modele dönüştürülmesi için Voronin’e göre Avrupa’daki tüm bilgisayarların bir ay boyunca birbirine bağlı çalışması gerekiyor.



Kök hücre ile organ nakli tarih olacak!

Bilim insanları, kök hücrenin, deneysel ortamda bütün hücrelere dönüşebildiğini belirterek, gelecekte tüm organların tamirinde kullanılabileceğini ifade ediyor. Günümüzde kök hücre çalışmalarında deneysel ortamlarda her dokunun elde edildiğini belirten uzmanlar, hayvan deneylerinden alınan başarılı sonuçların insanlarda da sağlandığında ”organ naklinin ortadan kalkacağını” belirtiyor. Uzmanlar, kök hücre ile karaciğer, böbrek, kalp yapılabileceğini müjdeliyor.

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından Antalya’da düzenlenen Avrasya Kök Hücre ve Aferez Toplantısı’nda Dernek Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, kök hücre ile yapılacak tedavilerin artık birçok hastalığa şifa olabilmesi yönünde çok önemli çalışmalar yapıldığını söyledi.

Kemik iliği nakli ile kök hücre naklinin gerçekte birbirinden çok farklı olmadığını ifade eden Dinçer, kök hücre nakillerinin endikasyonu geniş olduğu için daha çok tercih edildiğini belirtti. Dinçer, kök hücrenin embriyonal kök hücre, doğmamış çocuktan elde edilen kök hücre ve anne karnındayken elde edilen embriyodan alınan kök hücreden elde edildiğini anlattı.

Kök hücre tedavilerinin başta lösemi, lenfoma, myelomalar, oto immun hastalıklar ve bazı kanserler ile solit tümörlerde kullanılabildiğini belirten Dinçer, şöyle devametti:

”Kök hücre nakli, deneysel ortamda bütün hücrelere dönüşebiliyor, bütün organların tamirinde yarıyor. Önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde şu anda tedavi endikasyonu olmayan hastalıklarda yeni tedavi endikasyonu olacağını düşünüyoruz. Bunlardan birisi kalp hastalıkları, nörolojik hastalıklar gibi tedavisi olmayan hastalıklara çözümolacak.

Organ, ileri dönemde yedek parça halini alacak. Kök hücre ile karaciğer, böbrek, kalp yapılabilecek. Bunlar deneysel ortamda yapılıyor. Her doku elde edildi, insanlarda kullanılabilmesi için belli bir süre ve bazı çalışmaların tamamlanması gerekiyor. Bunlar tamamlanıp, tamamen kontrol edilebilir hale geldiğinde insanlarda kullanılmaya başlanacak. Fare, maymun gibi hayvanlarda tüm organlar üretildi ve kullanılıyor. Uyum sorunu yok.”

”DOKU NAKLİ ENJEKTE EDİLECEK”

”İleride organ nakli olmayacak, doku nakli, hücre nakli olacak” diyen Dinçer, ”Son yıllardaki gelişmeler erişkinden alınan herhangi bir hücrenin bile kök hücreye dönüşebileceğini ortaya koydu. Kan, diş ve boğazdan alınan bir parçayı özel yöntemlerle 5 gün gibi bir sürede kök hücreye dönüştürebiliyorsunuz. Ondan da sinir, kas,kalp kası oluşturup alınan kişiye tekrar enjekte ediliyor” diye konuştu.

Dinçer, en kolay üretilenler dokuların yağ, kemik ve kıkırdak olduğunu vurgulayarak, ”Kök hücre ile organ nakli sorunu ortadan kalkacak” dedi.

Gelecekte birçok hastalığın tedavisinin kök hücre ile yapılacağını ifade eden Dinçer, ”Yanığı, kanserlerin çoğunu, kalp hastalıkları, damar hastalıkları ve sinir hastalıkları kök hücre ile tedavi edeceğiz” diye konuştu.

Dinçer, bu konuda Türkiye, Avrupa, Amerika, Asya ülkeleri ve özellikle Çin’de son yıllarda çok ciddi çalışmalar yapıldığını sözlerine ekledi.


Mona Lisa'nın kafatası bulundu

İtalyan ressam Leonardo Da Vinci’nin ünlü Mona Lisa tablosunda resmettiği kişinin kimliğinin belirlenmesine bir adım daha yaklaşıldı.  Da Vinci’ye tabloyu çizerken ilham kaynağı olduğu iddia edilen Lisa Gherardini Del Giocondo’nun Floransa’daki mezarı arkeologlar tarafından açıldı. Aziz Ursula Manastırı’ndaki mezarda bulunan kafatasından alınan DNA örnekleri, kimlik tespiti için Giocondo’nun iki çocuğunun mezarlarından alınan örneklerle karşılaştırılacak.

Çalışmayı yürüten arkeolog Silvano Vinceti, eğer kafatasının tahmin edildiği gibi 1542’de ölen Giocondo’ya ait olduğunu doğrulayabilirlerse, kadının yüzünün heykeltıraşlar tarafından teknolojik yöntemlerle oluşturulacağını belirtti.

Dünya Türk füzesini konuşuyor!

Türkiye’nin füze teknolojisinde önemli bir aşaması olarak gösterilen aktif lazer güdümlü füzesi ”CİRİT”, kaydettiği başarılarla dünya gündeminde yer alıyor. AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, CİRİT’in başarılı testleri, yabancı ülkelerin silahlı kuvvetlerinin de ilgisini çekmeye başladı. CİRİT’in, yurtiçindeki ihtiyaçları karşıladıktan sonra, yurtdışından da önemli bir talep görmesi bekleniyor.

LAZER GÜDÜMLÜ ”CİRİT”

ATAK helikopterlerinin havadan yer hedeflerine karşı kullandığı 2.75 yarı aktif lazer güdümlü füzesi CİRİT, hafif zırhlı hedeflere karşı yüksek doğrulukta çalışıyor.

CİRİT, dumanı azaltılmış yakıtlı ve duyarsız mühimmat özelliğine sahip roket motoru ile üç etkiye aynı anda sahip çok amaçlı harp başlığı ve elektromekanik kontrol tahrik sistemlerine sahip bulunuyor.

MIL-STD 810 F ve MIL-STD 464 A ile uyumlu, tasarımı Roketsan tarafından gerçekleştirilen MIL-STD-1760 arayüze haiz farklı entegrasyon modellerine uygun CİRİT podlarından ateşleniyor.

M ve LAU lançerlerden atılabilen füze, tasarımı Roketsan tarafından gerçekleştirilen MIL-STD-1760 arayüze haiz akıllı poddan da ateşlenebiliyor.

Aktif lazer güdümlü CİRİT, Türk taarruz helikopterleri T129’ların en etkili silahı olacak. ”CİRİT”in Türkiye’deki füze teknolojisi geliştirilmesi için de önemli bir aşama olduğu kaydediliyor.

CİRİT’İN KULLANIM ALANLARI

CİRİT, farklı kara ve hava platformlarına entegrasyon imkanı bulunmakla birlikte, öncelikli olarak taarruz helikopterlerinden kara hedeflerine yönelik olarak kullanılacak.

Hafif zırhlı/zırhsız ve hareketli hedefleri imha etme yeteneği bulunan CİRİT’in füzesine iki alternatif harp başlığı takılabiliyor.

Çok maksatlı başlık olarak tanımlanan birinci alternatifte, zırh delme, yangın çıkarıcı ve parçacık etkisi bulunuyor. Yüksek İnfilaklı Başlık olarak tanımlanan ikinci alternatifte ise sadece parçacık etkisi bulunuyor.

CİRİT’İN SERİ ÜRETİME GEÇME ZAMANI

CİRİT’in, 2010 yılı itibarıyla tüm geliştirme ve tasarım doğrulama faaliyetleri tamamlandı. Seri üretim faaliyetleri, kalifikasyon çalışmalarına paralel olarak başladı.

Halen parça ve alt sistem seviyesinde seri üretim çalışmaları yürütülürken, ilk seri üretim kafilesinin, bu yıl içinde üretilmesi hedefleniyor.

8 kilometre menzilli ‘CİRİT’in Türkiye’deki füze teknolojisi geliştirilmesi için de önemli bir aşama olduğu kaydediliyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine kazandırılacak lazer güdümlü füze CİRİT, özellikle Türk şirketleri TUSAŞ ve Aselsan ile İtalyan Finmeccanica grubu şirketi AgustaWestland’ın ortak üreteceği T129 taarruz helikopterinde kullanılacak.

70 mm çapındaki yarı aktif lazer güdümlü füze ”CİRİT”in özellikle hafif zırhlı hedeflerde istenilen tahribatı sağladığı belirtiliyor. CİRİT’in şimdiye kadarki atışlarında hava platformu olarak AH-1W helikopteri kullanıldığı belirtiliyor.

Füzenin Türk taarruz helikopteri T129’da etkin olarak kullanılması bekleniyor.

ROKETSAN

1988 yılında ulusal füze ve roket programlarında öncü olmak üzere Savunma Sanayii İcra Komitesi kararıyla kurulan ROKETSAN, bugün Türkiye savunma sanayinin teknoloji üreten stratejik merkezlerinden biri olarak faaliyette bulunuyor.

Roket ve füze sistemleriyle ülke savunmasına hizmet etme, Türkiye’nin teknolojik altyapısına katkıda bulunma misyonu, deniz altından uzaya roket ve füze teknolojilerinde lider kuruluş olma, özgün ürünleri ve ileri teknolojisi ile dünyada ilk 50 firma arasında yer alma vizyonuyla hareket eden ROKETSAN, deneyimli, nitelikli ve dinamik insan kaynağıyla sektöre yön veriyor.

Mühendislik geliştirme çalışmaları ile savunma sanayinin ihtiyaç duyduğu teknolojileri geliştiren ROKETSAN, özgün tasarımları ve üretimleri ile alanında lider konumda bulunuyor.

Yapısal, termal, mekanik tasarımlar, iç balistik, güdüm-kontrol, silah sistemleri, aerodinamik, kompozit malzeme, yakıt sistemleri ve harpbaşlığı teknolojilerinde uzmanlaşmış olan ROKETSAN, ulusal ve uluslararası projelerin güvenilir ortağı olarak görülüyor.

ROKETSAN yurtiçinde 300, yurtdışında 140 firmayla çalışırken, yurtiçinde 100, yurtdışında 35 imalatçı alt yükleniciyle işbirliği yapıyor.

Türkiye, ROKETSAN’ın kuruluşuyla, kimyasal girdilerin üretimi, kompozit malzeme ve yapı teknolojileri, çevresel testler, statik ateşleme, atışlı testlere ilişkin tüm ölçüm ve kayıt olanakları gibi kritik teknolojik yeteneklere ve sistem düzeyinde sorumluluk alacak bilgi ve tecrübeye kavuştu.

ROKETSAN bugün, çalışmaları ülke sınırlarını aşan, kendi teknoloji alanındaki NATO programlarına katılan, ürünlerini dost ülkelerin silahlı kuvvetlerinin hizmetine sunan bir kuruluş olarak gösteriliyor.


Deprem gelmeden önce işareti gelmiş!

Japonya’yı yıkan depremin işaretinin birkaç gün önceden atmosferde belirdiği ortaya çıktı. Japonya’da 11 Mart’ta meydana gelen 9 büyüklüğündeki deprem öncesinde, atmosferin belirgin düzeyde ısındığı ortaya çıktı. Yapılan bir araştırma, felaketten birkaç gün önce depremin merkez üssü üzerinde atmosfer tabakasında belirgin bir ısınmanın gerçekleştiğini ortaya çıkardı.

Buna göre, söz konusu bölgede atmosferin iyonosfer tabakasında toplam elektron miktarı depremden üç gün önce maksimum düzeye ulaştı. Depremden günler önce fay hatları üzerindeki baskının yüksek miktarlarda radon gazının salınmasına neden olduğu düşünülüyor. Bu radyoaktif gaz havada iyonlaşıyor, yükleniyor ve havadaki yüklü moleküllere doğru çekiliyor. Bu durum, havadaki su moleküllerinin yoğunlaşmasına neden oluyor ki bu süreçte ortama ısı veriliyor.

11 Mart’taki depremden üç gün önce çekilen kızılötesi görüntülerde bu ısınma gözlendi.

ABD’nin Maryland eyaletindeki Goddard Uzay Uçuş Merkezi’den Dimitar Ouzounov, “Uydudan elde ettiğimiz ilk sonuçlar, 8 Mart’ta yayılan kızılötesi radyasyonda hızlı bir artış olduğunu ortaya koyuyor” diye konuştu.

Bulguların, depremlerin önceden tahmin edebilmenin yolunu açması umuluyor.

Japonya’daki depremin merkez üssü OşikaYarımada’sının yaklaşık olarak 70 kilometre doğusundaydı. Resmi olarak 15 bin kişinin öldüğü depremde, 10 binden fazla kişi kayıp.


Evrende tek vücut bir güç var!

NASA’nın 200 bin galaksi üzerinde 5 yıl boyunca ve kozmik zamanda 7 milyar ışık yılı geriye gidilerek yapılan gözlemler sonucunda, evrende karanlık enerjinin, yer çekimi gücüne baskın olduğu ve evrenin giderek artan bir hızla genişlemesini sağlayan düzenli ve tek vücut bir güç olduğu teyit edildi. NASA’nın internet sitesinde yer alan habere göre, uzayda bulunan “Galaksi Evrim Kaşifi (Galaxy Evolution Explorer)” aracı ve Avustralya’nın Siding Spring dağlarının zirvesinde bulunan teleskopla yapılan gözlemleri izleyen dikkatli ölçümler, galaksilerin birbirinden uzaklaştığı bilgisini bir kez daha doğrularken, bulgular, karanlık enerjinin varlığının, şimdiye kadar sağlanan en iyi teyidi oldu.

Avustralya’daki Swinburne Teknoloji Üniversitesi’nden Chris Blake, bu durumu, “bir taşı havaya attığınızda, bir süre sonra hızının azalmayıp, giderek artması ve havada giderek daha hızlı biçimde yol almayı sürdürmesi gibi” ifadeleriyle tanımlıyor.

Araştırmayla ilgili iki makalenin yazarlarından olan Blake, karanlık enerjinin bir kozmolojik sabit güç olduğunu en iyi şekilde teyit ettiklerini belirterek, baskın olan yer çekimi olsaydı, “karanlık enerjinin zaman içerisindeki bu düzenli, sabit etkilerinin gözlemlenemeyeceğini” belirtti.

Gizemli karanlık enerji, evrenin yapı taşlarını birbirinden uzaklaştırıyor. Yapısı bilinmediği, sadece gözlemler sonucu tahmin edilebildiği için, bu gizemli enerjiye karanlık enerji adı veriliyor. Karanlık enerjinin, evrenin yüzde 74’ünü oluşturduğu düşünülüyor. Karanlık madde ise karanlık enerjiye göre daha az gizemli, hakkında daha çok şey biliniyor ve evrenin yüzde 22’sini oluşturuyor. Geriye kalan, atomların oluşturduğu ve gezegenleri, yıldızları ortaya çıkaran olağan madde ise evrenin sadece, yaklaşık yüzde 4’lük bir kısmı.

Karanlık enerji düşüncesi, süpernova patlamalarının yerleri arasındaki değişimler gözlemlenerek, 1990’lı yıllarda ortaya atıldı. Bu yeni çalışmayla da, bu düşünce teyit edildi. Astronomlar önce, “Galaksi Evrim Kaşifi” aracının sağladığı verilerle, uzak evrendeki galaksilerin üç boyutlu bir haritasını çıkardı.

Avustralya’daki teleskop yardımıyla da, galaksiler arasındaki mesafelerle ilgili ölçümler yapıldı. Bu çalışmada, evrenin erken dönemlerinin bıraktığı ses dalgalarından da, galaksiler arasındaki mesafe değişimlerini belirlemek amacıyla yararlanıldı. Sonuçlar, galaksilerin giderek artan hızla birbirinden uzaklaştığını gösterdi. Bilimadamları, galaksi kümelerinin kentler gibi giderek büyüdüğünü, binlerce galaksilik kümeler oluştuğunu, bu kümelerin yer çekimi etkisiyle kendisine doğru yeni galaksileri çektiğini, ancak karanlık enerjinin ise bu kümeleri dağıtma yönünde çalıştığını, bu nedenle galaksilerin kümelenme sürecinin yavaşladığını belirledi. Bu da karanlık enerjinin, dağıtıcı gücünün ölçülmesine olanak sağladı.

Çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre karanlık enerji ve yer çekimi, birbirine zıt ancak birbirine bağımlı “yin-yang” gibi, iki güç. Evrenin erken zamanlarında yer çekimi baskın durumda idi. Evreni ortaya çıkaran ”Büyük Patlama”dan 8 milyar yıl sonra ise karanlık enerjinin gücü öne geçmeye başladı ve evren genişledikçe yer çekimi gücünün etkisi zayıflamaya, madde, giderek hızlanan bir süreçle evrende dağılmaya başladı. Bundan milyarlarca yıl sonra, karanlık enerjinin daha da baskın hale geleceği düşünülüyor. Milyarlarca yıl sonra galaksiler birbirinden o kadar uzaklaşmış olacak ki, bu galaksilerde yaşayan zeki canlılar bir diğer galaksiyi artık göremeyecek.

NASA astrofizik direktörü Jon Morse, elde edilen sonuçlara ilişkin yaptığı açıklamada, “astronomların son 15 yılda yaptıkları gözlemler, fizik bilimi alanında en şaşırtıcı keşiflerden birinin yapılmasını sağladı. Bu da, evrenin, Büyük Patlama ile tetiklenen genişlemesinin hızlanarak sürdüğüdür. Bağımsız yöntemler ve Galaksi Evrim Kaşifi aracının sağladığı verilerin kullanılmasıyla, karanlık enerjinin varlığından daha fazla emin olduk” dedi.

Karanlık enerjiyle ilgili çalışmaların sonuçlarına ilişkin haber ve görsellere, NASA sitesinden “http://www.nasa.gov/mission_pages/galex/galex20110519.html” bağlantısıyla ulaşılabiliyor.

"Ölümden sonra hayat"

İngiliz evren bilimci Stephen Hawking, kendi kozmos vizyonunda cennet için yer olmadığını, ‘cennetin bir mit’ olduğunu söyledi. 699 yaşındaki Hawking, İngiliz Guardian gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, insan beynini, bileşenleri iflas edince çalışmayacak bir bilgisayara benzeterek, “Bozulmuş bilgisayarlar için yaşamdan sonra ya da cennet diye birşey yoktur; bu, karanlıktan korkan insanlar için bir peri masalıdır” dedi.  1960’ların başında 21 yaşındayken tedavisi olmayan ve motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hastalığına yakalanan Stephen Hawking, ölmekten korkmadığını ve son 49 yıldır erken ölümü bekleyerek yaşadığını belirtirken, “Ölmek için acelem yok.  Öncelikle yapmak istediğim çok şey var” diye konuştu.

Stephen Hawking, 2010 yılında piyasaya çıkan “Büyük Tasarım” adlı kitabında, evrenin yaradılışını açıklamak için ilahi bir güce ihtiyaç olmadığını iddia ediyor.



Türkiye ‘hayalet gemi’ üretecek!

Milli imkanlarla savaş gemisi projesinde (MİLGEM) önemli bir değişikliğe gidildi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde İstanbul Tersanesi Komutanlığında inşa edilen savaş gemilerini artık özel sektör üretecek.  Bugüne kadar askere karakol botu ve sahil güvenlik gemisi üreten özel sektörün iki firmasına bu kapı açıldı. Yalnızca Dearsan ve Koç RMK Marine bu kapsamda açılacak ihaleye çağrılacak.

MİLGEM projesi çerçevesinde 8 gemi inşaasına karar veren Deniz Kuvvetleri bugüne kadar iki gemi inşa etti. İlk gemi Heybeliada, uluslararası savunma fuarı IDEF kapsamında görücüye çıkarken ikinci gemi üzerinde çalışmalar devam ediyor. Özel sektör ise üçüncü gemiden itibaren görevi devralacak ve 8 gemilik seriyi tamamlayacak.

İhale şartları belli değil

İki firmadan beklentiler henüz belirlenmedi. Firmalardan biri ihalenin tamamını da alabilir, gemiler firmalar arasında paylaşılabilir ya da gemilerin iş payları iki firmaya dağıtılabilir. Bu konudaki çalışmalar ihaleye çıkılmadan önce tespit edilecek ancak bugünkü karara göre bu iki özel tersane dışında hiçbir firma ihaleye kabul edilmeyecek.

Radarda görülmesi zor

MİLGEM projesinin Korvet inşaası olduğu söylense de boyutları itibariyle inşaa edilen gemiler bir boy büyük fırkateyn sınıfında yer alıyor. Düşman gemilerin radarlarında olduğundan daha küçük görünmesini sağlayan bir yapıya sahip olduğu için görünmez kabul edilen gemiler helikopter taşıyabiliyor. Gemiler birbirine benzer özelliklerle inşa ediliyor.

Heybeliada’nın özellikleri

Uzunluk: 99,00 m
Azami Genişlik: 14,4 m
Deplasman: 2000+ ton
Tahrik Sistemi: 2 Dizel + 1 G/T (CoDAG) 30.000 kWs
Ekonomik Hızda Azami Menzil: 3.500 Deniz Mili
Azami Hız: 29+ kts
Silah Sistemleri: 76 mm Baş Topu, 2 Adet 12,7 mm STAMP, 8 x Harpoon Gemisavar Füzesi, 2 x 324 mm Mk32 Çiftli Torpido Lançeri, PDMS (RAM) 21’li Lançer
Helikopter: 10 tonluk helikopter


%d blogcu bunu beğendi: